Monday, October 9, 2017

OSMANLI TARIHINDEN SAYFALAR :KIZLAR AĞASININ TUZAĞI

Osmanlı tahtında kısa bir süre kalabilen  III.Osman ( 1754-1757 ) kılık değiştirerek  şehirde sade bir vatandaş gibi dolaşmayı severdi.Bu sırada örneğin seyyar satıcılardan börek,kebap,kestane leblebi alıp yer,halkla konuşur,esnafla pazarlık ederdi
Bu gezintilerin birinde sokaklarda ve seyir yerlerinde kadınların yüzü açık olarak dolaştıklarını gördü.Bunun üzerine o sırada Sadrazamn bulunan Büyük Devlet Adamı,bilgin ve şair Koca Ragıp Paşa’ya bir emirle kadınların sokağa çıkmayıp evlerinde oturmalarını,mutlaka çıkmaları gerekirse yüzlerini sımsıkı örtmelerini ve seyir yerlerine adım atmamalarını bildirdi.Aynı günlerde bir gece gökte yuvarlak ve ışıklı bir cisim görülüp deniz ufkuna inerek kaybolan kadar ortalığı aydınlattı.Sofular bunu padişahın bu emri üzerine gökten nur yağdığı şeklinde yorumlandılar..Bazı kimseler ve bu arada müneccim denilen gökbilimciler ise ,olayı başka şekilde yorumlayıp yakında önemli bir şeyler olacağını dostlarına fısıldadılar.Hakikaten,kısa zaman sonra III.Osman rahatsızlanıp bütün tedavilere rağmen 59 yaşında ölerek yerine 31Ekim 1757 yılında III.Mustafa tahta geçti..
Osmanlı tahtında sadece 2 yıl 10 ay 18 gün kalmış olan III.Osman zamanında Kızlarağası Ebu Vukuf Ahmet Ağa,onun üzerinde büyük nüfuz sahibi olmuş ve bu sayede küpünü bir hayli doldurmuştu.Ancak,karşısında daima III.Osmanın son sadrazamı olan Koca Ragıp Paşayı karşısında bulmuştu.Koca Ragıp Paşa son derece namuslu ve dirayetli bir devlet adamıydı.Aynı zamanda değerli bir alim vd şairdi.Şahsi kitaplarını vakf edip Laleli civarıdan kurduğu Ragıp Pasa Kutuphanesi bugun hala ayaktadır.Bu kütüphanede hala cok ilginç eserler bulunmaktadır,mesela burada bulunan Iranlı şair Nizaminin baştan başa minyatürlerle süslü Hamse  adlı essiz eseride buradadır
Koca Ragıp Paşa,kendi rüşvet ve irtikablarını geniş ölçüde engellediği için Ebu Vukuf Ahmet Ağa ona düşman kesilmiş,ancak ne yapsa  ve ne söylese III.Osman’a tesir edip azlini başaramamıştı.Bunun üzerine başka bir düzene başvurdu.Her yıl İstanbul dan Hicaz’a bir hacı kafilesi giderdi.Bu kafilede  devletin Mekke ve Medine fakirleine dağıtılıcak olan ve Surre diye anılan sadakalar,özel memurların gözetiminde olarak bulunurdu.BU kafile,Şam Valisinin sorumluluğu altındaydı.Ebu vukuf Ahmet Ağa,evvela Şam Valiliğine  kendi adamlarından  Mekkizade Hüseyin Ağa’yı vezirlik  rütbesi ve Paşa ünvanıyla tayin ettirdi.Bundan sonra onun vasıtasıyla çöl eşkıyasına Cerdeci Musa Paşa muhafazasındaki  kafileye saldırmaları için gizlice haber uçurdu.Kendisi,bu olay sonunda Sadrazamın  mutlaka yerinden  lacağını  umuyordu.Aslında böyle bir fırsatı dört gözle bekleyen eşkıya,hac kafilesinden saldırıp Musa Paşa’nın askerini değıttıktan sonr hacıları çevirdiler,paralarını eşyalarını ve binek hayvanlarını alıp yollarda perişan bıraktılar.Ancak,devletin gönderdiği paraya dokunmaya cesaret edemediler.Bu haber istanbula ulaştığı zaman ise ,III.Osman  vefat etmiş bulunduğu için olay hemen ele alınamamış ve mesele ortada kalmıştır
III.Osman ağırlaşınca ,Ebu Vukuf  Ahmet Ağa bu son fırsattan istifade etmek isteyip kendince bir plan hazırladı.Buna göre Koca Ragıp Paşa’yı padişah çağırmış gibi saraya davet edecek ve yine padişah istemiş gibi Sadrazamlık mühürünü eliden alıp dostu ve yakın adamı Kaptanı Derya Kel Ahmet Paşazade  Ali Paşayı verip, Sadrazam olmasını sağlayacaktı.Böylece yeni padişah tahta çıkınca hazır bir sadrazam bulacak ve görevine devamını isteyecekti.Bu planını Ali Paşa’ya gizlice açmış,o da bu şekilde teklif edlen sadrazamnlığı tereddütsüz kabul etmişti..
29 Ekim 1757 akşamı III.Osman daha da ağırlaşıp Komaya girdi.Kızlarağası bunun üzerine hemen harekete  geçmeye karar vererek  Baltacılar Kethudası nı Sadrazamı saraya davet için Babıaliye gönderdi.Ancak,bu daşaveraları sezmiş olan Kızlarağası Yazıcısı Ibrahim Ağa daha evvel davranıp durumu bir tezkere ile Koca Ragıp Paşa’ya gizlice haber verdi ve ayrıca padişahın sabaha çıkamaycağını bildirdi.Sadrazam bunun üzerine,nereye gittiğini haber  vermeden Babıaliden ayrıldı.Biraz sonra ise Baltacılar Kethüdasu çıkagelip paşayı sordu.
-          Ayrılıp Gitmişs dediler
-          Acaba nereye gitti ?
-          Herhalde konağına vardı
Herif oradan acele paşanın konağına gittiysede ,Babıaliden henüz dönmediği cevabını aldı.Bunun üzerine geri dönüp durumu anlatınca Ebu Vukuf Ahmet Ağa fena halde sinirlenerek
-          Be adama git,nerede bulursan hemen buraya getir ‘!!
Baltacılar Kethudasu tekrara Babıaliye ve konağa vardıysa da paşayı bulamadı ve saraya eli boş döndü.Merede bulunduğunu bilen yoktu
Böylece gün bitip gece oldu.Ragıp Paşa,tekrar Babıaliye dönerek olayların gelişmesini beklemeye başladı.Yatsıdan sonra ise III.Osman vefat etti.Durum kendisine bir ulakla resmen bildirilincr Koca Ragıp Paşa hemen saraya varıp öbür devlet erkanı ile birlikte yeni Padişah III.Mustafanın tahta çıkış törenlerin de hazır bulundu..
Yazıcı Ibrahim Efendi,gayet tavii olarak sadrazama yaptığı bu büyük hizmetin mükafatını bekliyordu.Ancak,Koca Ragıp Paşa ilk iş olarak onu görevinden azletti.Sebebini ise şöyle açıklanıyordu.
-          Devletin bir sırrını bana haber veren,başkasınada haber verir ve kendi efendisine ihanet eden,banada eder
Ancak onu büsbütün açıkta bırakmayarak bir süre sonra ikinci derecede  bir göreve atadı.
Ancak asıl hedefi,kendi çıkarı için devlete bile ihanet etmekten çekinmeyene Ebu Vukuf Ahmet Ağa idi.İlk iş olarak onu azil ve Mısıra sürgün edilmesine ferman aldı.Yerine Başmuhasip Beşir Aga atandı
Bu sırada yeni Padişah III.Mustafa ,sadrazamnı teşvikiyle,hac kafilesini kısa süre önce uğramış olduğu saldırı meselesiyle ilgilendi.Koca Ragıp Paşa,bu işte eski kızlarağasının parmağının bulunduğunu esasen biliyordu.Nitekim yapılan araştırma ve soruşturma sonunda mesele meydana çıktı.Ebu Vukuf Ahmet ağa,henüz yola çıkmamıştı.Padişahın emri üzerine tutuklanıp boynu  vurularak kesik kafası teşhir edilmek üzere Topkapı sarayının ikinci kapısının önündeki İbrat Taşına kondu
Koca Ragıp Paşa ise sadrazamlığını altıncı yılını iki ay kadar aştuktan sonra 8 Nisan 1763 gunu 65 yasında vefat etti.Degerli bir devlet adamıydı



ISTANBUL'UN GALATA SEMTININ HIKAYESI USTUNE BİR ÇALIŞMA

Bizans devrinde Istanbul 14 bolgeye ayırlmıştı.Bunların biri de Galata iid.Galata ilk zamanlarda Istanbul’un karşısında küçük bir köydü.Amalfililer ,Pizalılar,Venedikliler ve Cenevizliler gini Bizans’ın ticaretiyle ilgili olan birçok Latin şehirleri halkı,çok eskiden beri İstanbul’a yerleşmişlerdi.Hatta bunların,bugünkü Yemiş iskelesi cıvarından Sirkeciye kadarki bölgede ,asıl şehirden duvarla ayrılmış mahalle ve çarşıları vardı.Ancak bu yer kendilerine dar geldiği için zamanla Galata tarafına geçip yerleştiler.Böylece burası yavaş yavaş bir Latin şehri halini almaya başladı.Ortaçağda Bizans ticaretinin hemen tamamı  Latinlerin elinde bulunuyordu.Bunlar,Bizans’daki bitip tükenmek bilmeyen kargaşalıklardan faydalanarak imtiyazlarını gittikçe genişletmişler ve kendi kendilerini idare eden küçük hükümetçikler haline gelmişlerdi.

Burada ilk önce Imparato Zenon devrinde ve 475 tarihinde  bir kule yapılmıştır.Bundan maksat,Galatayı saldırılardan korumakta bu Kule deniz kıyısındaydı
Galata’ya ilk yerleşenler Venedikliler olmuştu.Sonra onlarla Bizanslılar arasında geçen savaşta Cenevizliler tarafsız kaldıkları için ve daha bazı durumlarda onlara yardımda bulunduklarından Galata tarafında araziye ve geniş imtiyazlara sahip oldular.Hatta 1303 yılında Imparator II Andronikos Paleologos’ tan şehirlerinin  genişletilmesi  ve askeri yönden tahkimi için ferman aldılar.Bunun üzerine ve bundan sonra her fırsatta Galata’nın etrafını surlar ve hendeklerle çevirdiler.Günümüzde hala bazı kalıntıları olan bu surların bir Kısmı,Istanbulun alınmasından sonra ve hakimiyet alameti olarak Fatih tarafından yıkılmıştır.Bugun kalafatyerine doğru olan tarafındaki kısımlardan birkaç parça duvar ,bir iki kule kalıntısı ve Saint Benoit  Manastırları içine rastlayan bir iki kule harabesnde başa bir şey kalmamıştı..

Incir ağaçları pek bol olduğundan Galata semtine ilk zamanlarda Incirlik anlamına gelen rumca Sikai denilirdi.Sonra Imparator I Justinian ( 527-565 ) burada bir saray ve bazı binalar yaptırarak şehri imar etti.Bu yüzden buraya Justianopolis denildi.Galata adının ne zamandan beri kullanıldığı bilinmiyor.Pek eski olan bu isim şimdiki Beyoğlunuda kapsıyordu.
Beyoğlunun adı ise XVIyy da başlar. Venedik Cumhuiyetinin  ‘’ Balyos ‘denilen İstanbul elçisi olup sonra Cumhuriyetin başına geçen Andrea Grittin nin Istanbulda bulunduğu sırada güzelliğiyle un salmış bir rum metresi vardı.Bundan bir oğlu oldu,evlilik dışı olmasına rağmen çocuğa resmen tanıyarak soyadını verdi.Alaiso Gritti mükemmel bir eğitim alarak istanbula geri döndü,Bugunku Taksim Gezi parkı civarında güzel bir saray yaptırdı kendine,Makbul Ibrahim Paşanın iyi bir dostu olan Gritti onun idamından bir sene evveş Venedige dönmüştü.Kendi,gayri meşru bir kişin,n oğlu olduğu için Türkler ona  Frenk beyin oğlu diye anarlardı,Semt bu yüzden onun adını almış ve kısaltılaraka Beyoğlu denmiştir

Cenevizliler Galatayı  sonrada yalnız Beyoğlu tarafı için kullanılan ve karşı kıyı anlamına gelen Peramatis sözü kısaltılmış şekli olan Pera diye anarlardı.Nitekim Kendi topluluklarınada ‘’ Magnifica Communita di Pera ‘’ yani Kutsal Pera Cemiyeti  derlerdi.Rumların Kelt olarak adlandırdığı 3 yy sonlarında başkanları Breenius ile  buradan gecen Tektosages kabilesi nde dolayı ki Galatlar diye anılır,buraya Galata ismi verildiği söylenir.Rumlar Latineler Gallos derlerdi


Cenevizliler kaleleri ve Galata kulesini yapmadan  evvel Bizanslıların bu taraflarda kaleleri vardı.Bunlar eski Galata gümrüğünün bulunduğu yere rastlıyor ve Haliçi kapsayan zincirin bir ucu buraya bağlı bulunuyordu.Hatta Cenevizlilere Kasabalarını surlarla çevirme  izni verildiği zaman bu kale onların duvarlarının dışında bırakılmış ve Bizanslılara ait olarak kalmıştır.Galata kulesi ise  Cenevizliler tarafından surlarla birlikte yapılmıştır.1446 yılında bir miktar daha yukseltilmiis ve Bu kuleye Isa kulesi adı verilmiştir.. o zamanlar ustunde bir Hac bulumuyordu

Osmanlılar devrinde 1794 yılında çıkan bir yangında bir hayli zarar görmüş  ve külahı tamamen yanmış ve daha sonra III.Selim tarafında onarılmıştır.1824 yılında II Mahmut zamanında bir yangında tekrar hasara uğrayınca ,onarılmıştır.Koni şeklindeki külahı çürüyüp çöktüğü için 1877 yılında son onarımdan evvelki şekilde tamir edilmişti.Yüksekliği deniz yüzünden 130,bulunduğu yerdeki toprak yüzeyden 50 m kadardır.Yapıldığından beri değişen yeri yalnız üst kısmı olup son onarımda burasıda eski şeklini almıştır..

Cenevizlilerin surları tamamladıkları tarih 1341 yılıdır.Galata bu sırada Ceneviz Hükümeti tarafından atanan ve Podesta denilen bir temsilcisi tarafından tam yetki ile idare olunmaktaydı
Galata surlarının dışında bağlar ve bostanlar vardı.Kasabanın nüfusu arttıkça oturulan kısım Beyoğlu sırtlarına doğru yayıldı ve böylece Beyoğlu semti  yavaş yavaş meydana geldi.Pera adıda burası için kullanılmaya başlandı.Asıl kasaba ise artık sadece Galata diye anılmaya başlandı
Galata aslında dar bir bölgeye sıkışmis olduğundan Cenevizliler XV yy dan itibaren surların dışında sayfiye evleri edinmeye başlamışlardı.Zenginler özellikle yaz aylarında burada oturuyorlardı.Fetihten sonra Türkler  evvela Kulekapısı semtinde yerleşip şimdi Divan edebiyatı müzesi olam meşhur Kulekapııs Mevlivihanesinin  bulunduğu sokağın alt kısmında Kulekapısı camiini yapmışlardı.Bu karşı kıyıda türkleri inşa ettiği ilk camiidir.Camii zamanla harap olmuş,mezarlık ise yüksek duvarlar sayesinde uzun süre yerinde kalmıştır.

Aradan 60 yıl kadar bir zaman geçince Tophaneden Kasımpaşaya kadar uzanan  ve 4 yol ağzına,yani bugünkü kumbaracaı ve Asmalımescit  sokaklarının Beyoğlu Caddesiyle kesiştikleri yere kadar varan kalabalık bir Türk Mahallesi doğmuştur.1492 yılında II.Beyazit devrinde ise, vezirlerden Iskender Paşanın çiftliğinin bulunduğu yerde yukarıda adı geçen Kulekapısı mevlevihanesi inşa edilmiş olduğu gibi daha ileride yine bu tarihlerde aynı padişah tarafından  o zamanlar Galata sarayı diye anılan acemi ocağı kışlası yapılmıştır.Burada yetişenler kabiliyetlerine göre saray hizmetine veya çok itibarlı bir teşkilat olan Kapıkulu süvari ocaklarına katılırlardı.Degerli bir ilim yuvası idi,Bugun orada Galatasaray lisesi bulunmaktadır.Yine bu devirde Tersana kalafatbaşısı Yunus Ağa ,Dörtyol ağızındaki sonradan dış kapısını saran pek güzel ve özellikle ince ipek gibi yaprakları pek makbul olan asma ağacı dolayısıyla Asmalımescit diye anılan camii inşa ettirmiştir.Zamanla semte de kendi adını vermiştir.Bu camii,bugun aynı ismi taşıyan sokağın alt tarafında ve sol koldaki Minare sokağının başındaydı.Bugun mevcut değildir.Mezarlığında ve mescide yakın yerde bulunan Yunus Ağanın kabrie öyle….. Asmalımescitin harap minaresi uzun süre orada kaldığından sokağa adını vermiştir

  
Bugünkü Tunelbaşı civarı,tamamen bir türk mahallesi olmuştu.Galatada sık sık çıkan yangınlar yüzünden yabancı elçilikler yavaş yavaş Beyoğlu tarafına  yerleşmişlerdi.Böylece Fransa,Venedik,Raguza,Ingiltere,Isvec,Danimarka ve daha sonra Hollanda,Lehistan ,Rusya v.b devletleri tek bir caddeden ibaret ve etrafı dar sokaklarla sarılı Beyoğlunda güzel konaklar edindiler
Buraya ilk yerleşen Fransa elçiliğidir.Onu öbürleri izlediler.Bunun üzerine bu elçiliklerin tebaalarıda aileleriyle birlikte kendi elçiliklerini civarında yerleşmeye başladılar,buralara ev ve kiliseler yaptılar
Galatadaki en eşki Binalar ise evvelce kilise iken 665 yılında Istanbul’un Araplar tarafından kuşatılması sırasında caöiye çevrilmiş  Arap camii ve St Paul & St Pierre Kilisesi ve Saint Benoit Manastırıdır.Bunlar dışında daha yakın zamanlara ait olmakla berabet Galata köprüsüyle azap kapı arasında eski yapılar mevcuttur.Kürkçüler Kapısındakş Yelkenciler hanın bazı kısımlar,yemeniciler sokağının güneyindeki bazı mağazalar,Perşembe pazarı civarındaki evler,Persembe pazarı ve Galata Mahkenesi sokağını birleştiği köşedeki ev,yine Perşembe pazarı caddesiyle Bakır ve Samur sokaklarının arasına rastlayan mağazaların bir kısmı,cadde ile eski Tay çıkmazının birleştiğiköşedeki han,Voyvoda caddesine çıkan Bankalar sokağındaki kagir bina bunlar arasında sayılabilir..Bunun dış cephe duvarında ve ikinci kat hizasındaki bir taş levhada şu Fransızca yazı okunmaktadır ‘ Andre Chenier naqıit dans cette maison le 30.10..1762 ‘’ Andre checni bu evde 30 ekim 1762 de doğmuştur yazar.

Bu zat Fransız edebiyatının ve Fransız devrimin tanınmış kişilerdir.iki yaşında bulunduğu sırada ailesiyle birlikte Fransaya dönmüş ve orada eğitim almıştır.Fransa devrimi sırasında Londra elçiliğinde memurdu.1790 tarihinde Parise döndüğü zaman terör devir başlamıştı.Kendisi  karşı bulunduğu terör idaresi aleyhine şiirler yazmaya  ve halkı isyana çağırdı.1794 yılında tevkif ve idam edildi.Babası Louis Chenier,evvelce istanbula gelerek  Galatada yerleşmiş Fransuz bir çuha tüccarının yanından çalışmış ve aslen Kıbrıslı bir aileden gelen Elizabeth adlı bir kızla evlenmişti.Andres ise onun gibi istanbulda doğmus  ve 1812 yılında Paris te ölmüş olan kardeşi Joseph ,bu evliliğin ürünüdür.Louis Chenier ise daha sonra Fransanın Fas Konsolosluğunda 15 yıl çalıştı.

Bu evin karşısında ve Banka sokağu ile Perşembe pazarı Caddesinin  birleştiği yerde bulunan bina ise,Ceneviz Podesta’sının eviydi.Yetmişs beş yıl kadar evvel yıkılmış ve yerine Frankini hanı yapılmıştır.ilk binayı yaptıran Podesta ise Marinisi dir.Bununla beraber ,Podestaların çoğunlukla resmi bir makamı bulunmayıp bu memuriyete kim atanırsa onun konağı bu işi görürdü.Nitekim Arap Camiinin karşısında bulunan binanın alt kısmı da bir zamanlar Podesta konağıydı
Galatanın surları bir katlıydı.Kalenin içinde ayrıca üç kat bölme hisar duvarı bulunmaktaydı.Dış sur kapıları 11 tane olup bunlar sırası ile şöyledir.
-Batıda Kasımpaşa tarafından Meyyit Kapısı
-Güneyde Deniz kıyısında Azapkapısı
-Kürekçi Kapısı
-Yağkapanı Kapısı
-Balıkpazari kapısı
-Karaköy kapısı
-Doğuda deniz kıyısında Aya Nicholas veya Kursunku Mahzen kapısı
-Denize karşı kılıç kapısı
-Denize açılan Demirkapı
-Kara tarafında Tophane kapısı
-Kule tarafında Küçük kule kapısı
-Büyük Kule Kapısı
Ic bölmelerdeki kapılar ise şunlardı
-Karaköy kapısı
-Mihal kapısı
-Meydancık kapısı
-Kilise kapısı
-Icazap Kapısı
-Savak kapısı
Surların uzunluğu ortalama 13.350 metre,duvarların yüksekliği yeryer 10-20 metre idi.Surlar,1864 yılında tamamen yıktırılıp ortadan kaldırılmıştır
XVII yy da Galatada 18 Müslüman 70 Rum  3 Latin ve 2 Ermeni mahallesi vardı.Bu sıralarda burada oturanlar gemici,tüccar ,el sanatçısı,marangoz ,kalafatçı gibi kimselerdi.Halkını çoğu Cezayir kesimi elbise giyerdi.Kaptanları ve kabadayıları meşhurdu.Meyhanecileri Rum,satıcıları Ermeni,aracıları Yahudiydi.Ulufeci denilen genç çocuklarla  aracıların işi kotu idi.
Has beyaz ekmeği,elvan şekeri,süslü varaklı bahar helvası,Baharlı simiti,çeşitli şarapları meşhurdu.Taşmerdiven,Mihalaki,Kefeli,Manyeli,Kaşkaval,Sünbüllü,Konstantin ( Kosta ),Saranda adlı meyhaneciler  en güzel şarapların satıldıkları yerlerdir
Galata bambaşka bir dünya idi,Bugun hala gizemini koruyan bir semt,ve hep koruyacak



Sunday, October 8, 2017

OSMANLI TARIHINDAN SAYFALAR :DELILER





Delilere örgütü,XV.yüzyılı sonuyla XVI.yüzyıl başları arasında kurulmuştu.ilk kez kendini Balkanlarda gösteren bu örgüt,bir çeşit atlı asker sınıfıydı.Osmanı Devleti’nin gözüpek ,hiçbirşeyden yılmayan akıllarına ne eserse onu yapan bu topluluğuna bir ara Deliller adı verildiysede halk yine ilk kuruluş adları  ve özellikleri olan Deliler sözcüğünü kullanmıştır.
Osmanlı devletinin bu erleri,kuvveti çokiaklı yok takımındandı.Deliler savaşta yararlık gösterince ‘ Aga ‘ bu rütbedede başarılı olunca Delibaşı oluyorlardı….Delibaşı vezir dairelerinde  ve sadrazam kapısındakş önemli kumandanlardandı.Törenlerde ,koruyuculuk göreviyle sadrazamın önünde yürülerdi
Halife Hz Ömer ‘’ Deli ocaklarının ‘ başı sayılırdı,Deliler bunu böyle kabul ederlerdi.Hayatlarının tek ilkesi Az yaşa,çok yaşa,yazılan gelir başa yargısıydı.Buda onların ne denli gözükara ve hayatta uzaklaştırılmış olduklarının belirgin tanımıdır.
İlkin Rumeli Beylerbeyiyle sınıt beylerinin buyruğunda olan Delilerin örgütleri zamanla genişledi.Anadolu beylerbeyi ve vezirlerininde buyruğunda örgütleri kuruldu.Silah olarak  tekne kalkanlar,eğri palalar,mızraklar,atlarının eğerine bağlanmış bozdoğanlar  taşırlardı.Vahşi hayvan derilerinden yapılmış ve kartal tüyleriyle süslü külah takarlar.Aslan,Kaplan,tilki ve Kurt derilerinden elbiseler giyerlerdi.Ayaklarında ‘ serhadlik’ denilen mahmuzlu ,burunları sivri,arkaları yüksek çizmeleri vardı.XVII yy da kıyafetlerinde bazı değişikler yapıldığı görülür.Bu tarihten sonra başlarına,bir arşın uzunluğunda siyah kuzu derisinden boru,gibi ,üzeri sarıklı kalpak giymeye başladılar.
Delilerden elli altmışı bir Bayrak olurdu.Bu bayraklara Kumanda eden kişilere ise Delibaşı denirdi.Deli ocağına giren genç,ağalardan birinin yanına yetişir,ocağın usul ve adetlerini öğrenir.eger Deli olması uygun görülürse,din ve devlet için savaşacığına ,hiçbir savaştan kaçmayacağına yemin ettirilir,tören ver dualarla başına ‘ Deli Kalpağı ‘ giydirilip Ağa çırağı olarak ocağa kayıt ettirilirdi.Yeminini tutmayan deliler ,keçe külah edilerek ocaktan kovulurdur.
Mevcut Kaynaklarda,Delilerin gördükleri görev karşılığı olarak  XVIIyy da 12 ile 15 akça arası bir ücret aldıkları belirtilir.Sonraları bu ücret yalnız savaş zamanları için verilmeye başlandı….Başlangıçta  büyük  yararlılık gösteren ve imparatorluğa hizmetleri görülen Deliler,XVIII yy başlarından itibaren bozulmaya başladılar.
Maiyetlerinde bulundukları devlet adamlarının ,vezirlerin ölümleri üzerine ücretleri kesildiğinden ,Anadolu ve Rumelide toplu halde dolaşmaya başlayıp,köylülerin huzurunu bozmaya başladılar.Özellikle XVIII yy sonlarında Delilerin elebaşılık ettiği isyanlar çıkmaya başladı.Kütahya yöresinde Kocabaşı adlı Delibaşı ,bu devirde  büyük bir ün kazanmıştı.Konya’daki  1803 ayaklanmasında Delibaşı Ismail ,asilerle birleşip Konya’ya vali olarak atanan  Ismail Paşa yı şehre sokmadı.Bir ara Delileri yeniden düzene koymak isteyen Yusuf Ziya Paşa çeşitli yerlerde bulunanları Istanbul’a getirterek Davutpaşa ve Usküdar  daki bir Kışlaya yerleştirdi.Sonra bunları topluca bağdada yolladı
1829 Osmanlı Rus savaşından sonra Deliler yeniden Anadoluy geçerek  karışıklık çıkarmak istedilersede  Askeri Örgütlenmede yenilik yapan II.Mahmut bunlaru ortadan kaldırdı.Delilerin bir bölüğü kaçmayı başarıp Mısır ve Suriyeye sığınmışlardı.Bunlar aslında gözünü budaktan sakınmayan yürekli ve başıma buyruk kimselerdi.Böylece de savaşlarda büyük yararlıklar gösterirlerdi.Nitekim  XVII.yy da yapılan Avusturya Savaşlarında gösterdikleri kahramanlıklarla ün yapmışlardı.Kanuni devrinde Gazi Husrev ve Bali Beyin ..Delileri Kendilerini efsaneleştirmişlerdi.
Halk arasındada önem verilen bu örgütün sayısı onbinin üstündeydi.Padişahların  özellikle III.Selim’in  halk arasında değişik kıyafette dolaşırken çok defa DeliKıyafeti giydiği görülmüştür.
SARICA ÖRGÜTÜ
Kuruluşu XVII.yy olan Sarıca Örgütü Osmanlu Devletindeki eyalet velilerinin kapı halkını oluşturan bir askeri bölümüydü.Bu devride devlet düzenindeki bozuklukluklar su yüzüne çıkınca  durum eyalet valilerinide etkilemişti. Haval Nedenlerle  verilen ölüm cezaları,işten çıkarılmalar,devlet yönetiminde olağan sayılmaya başladı..
Genellikle valilere yapılan işlemlerin haksızlığı onları devlet merkezine karşı kendilerini savunmaya yöneltti.Valiler bu nedenle yanlarındaki kapı halkını çoğalttılar.Bölgelerinde ocaktan kovulmuş nice kapıkulu,Sekban eri varsa topladılar.Bunlara Sarıca yahut saruca denirdi.Kumandanları  Bölükbaşı  en üstleride Başbölükbaşı denirdi
Bunlar genellikle ipten kazıktan kurtulmuş,döğüşken hiçbir şeyden  yılmaz kimselerdi.Valiler işten alınır yada öldürülürse ,valiye bağlı Sekban ve Leventlerle eyleme geçerler ; dilekleri yerine getirilmez ,valiyi makamında tutmazlarsa dağa çıkar ve eşkıyalık ederlerdi….. Tarihimizde çeşitli olaylara yol açan Celali isyanları başlarının çoğunluğu Sarıcalar örgütünden yetişmedir.I.Abdülhamit döneminde Sarıcaların kökü kazanmıştır..
SEKBAN ÖRGÜTÜ
Kuruluşu I Murat devrinde kurulan Sekban örgütü başlangıçta tazı beslemek ve padişaha birlikte ava çıkmakta yükümlüydüler.Yıldırım Beyazıtın  Niğbolu Savaşından  hemen sonra düzenlendiği  bir av partisine 6000 sekban katılmıştı.Sekban ortaları yani bölükleri ,1451 yılına gelinceye kadar tek başlarına bağımsız bir kuruluş durumundaydı.Yeniçeri ocağıyla hiçbir ilişkileri yoktu.Fatih Sultan Mehmetin  Karaman seferi dönüşünde ,Yeniçerilerin  ‘’ ilk seferdir,kullara ihsan gerek ‘’ diye padişahın önünü kesip sefer bahşişi istemeleri ,bir tür başkaldırma sayıldığından .Fatih kendisine yakın ve bağlı olduğu 7000 sekbanı Yeniçeri ocağına kattı.Amaca Yeniçeriler arasında disiplini sağlamaktı.Kapıkulu ocaklarının dışında eyalet paşaları ve sancak beylerininde sekbanları  vardı.Sınır boylarındaki sekbanların aylıkları devlet,eyalet ve sancakdakilerinki de bağlı bulundukları örgüt beyleri tarafından verilirdi..Gerektiğinde sınır boylarındaki Sekbanlar ,köylerden yada Hrıstiyanlardan devşilirdi.Eyalet sekbanları,bağlı bulundukları  valinin dışında kimseden buyruk almazlardı..
Bunlar,valinin bir çeşit fedaisi durumundaydı..XVII yüzyılda devlet düzeni iyiden iyiye bozulunca ,Sarıcalar ve Leventlerle birlikte dağa çıkıp kentleri ,kasabaları,köyleri  basarak eşkıyalık ettiler,Halk bunlara sekban eşkıyası adını takmıştı.Başlarında Sekban bölükbaşı yada bayraktarı bulunurdu belli başlı silahları tüfek ve kılıçtı



Kaynak : Yıllarboyu Tarih dergisi Temmuz 1982  Sn İhsan Birinci


DEVLET DAIRELERINE RESMI ASILAN ILK PADIŞAH




Çoğu kimse Müslümanlığın resim yapmayı yasakladığını sanır.Halbuki islamda resim yapmak değil,resimlere tapmak  yasaktır.Resim yapmayı yasaklayan ise Museviliktir.Nitekim Tevratta yazılı olan bu dinin esaslarını teşkil eden 10 emirin ikincisinde
‘’ Ne yukarıda gökyüzünde ve ne aşağıda yeryüzünde,ne toprağın altında ve ne de sulardan bulanan hiçbir şeyin suretini yapmıyasın !! ‘’ denilmektedir.Kur’an da böyle bir  yasak yoktur.Kur’an Islam’ın bütün esaslarını kapsamakta olan Tanrı buyruklarından meydana gelmiştir.

Bu yüzden Osmanlı padilahlar ve mesela Hürrem Sultan,Kösem Sultan ,Turhan Sultan,Rabia Gülnur Sultan v.s gibi bir çok padişah eş ve anneleri baştan beri – hemde yabancı ressamlara-resimlerini yaptırmışlardı.
Osmanlı padişahları içinde resmni ilk yaptıran genellikle Fatih Sultan Mehmet olduğu sanılırsada I.Murat Hüdevandigarın,Yıldırım Beyazıtın,Çelebi I.Mehmet’in,kardeşleri Emir Süleyman,Isa ve Musa Çelebilerin  yine yabancı ressamlar tarafından  ve zamanlarında yapılmış resimleri mevcuttur.

Devlet Dairelerine ilk önce resmini  astıran II.Mahmut ( 1784-1839 )olur.

II.Mahmut  her yeniliğe ve ilericiliğe engel olan  köhne yeniçeri ocağını kaldırıp ‘  Asakiri Mansureyi Muhammediye ‘ adlı bir orduyu kurduktan sonra düşündüğü yenilik  ve batı usulü islahat hareketlerine girişmiş ve devlete elinden geldiği kadar Avrupalı görünüm vermeye çalışmıştır.

Otuz yıl süren Hükümdarlığı sırasında bu uğurda pekçok güçlüklerle karşılaşmış ,ilericilik  yolunda  çetin mücadelelerde bulunmuş,icabında tahtını ve hayatını bile tehlikeye atmaktan çekinmemiştir.
II.Mahmutun yaptığı en önemli işlerden biri de ,şüphesizki Tanzimat devrimini hazırlamaktır.Tanzimat devrimi,Fransız Devriminin  ilan ettiği insan hakları beyannemesinin Osmanlı devletince kabul edilip hangi din ve millete mensup olursa olsun,bütün vatandaşları kanunlar karşısında eşit duruma getiriyor,herkese can ,mal,irz,emniyet ve dokunulmazlığı sağlıyor,vatandaşların açık olarak  yargılanmadıkça ve kanun hükümlerine aykırı şekilde  cezalandırılmasını yasaklıyordu. Bu devrin onun zamanında hazırlanmış ancak ölümü bunu ilanına engle olmuş ve bu iş oğlu Sultan Abdülmeciy tarafından başarılmıştır.
II.Mahmut zamanında yapılan devrimlerden biride  kılık ve kıyafetçe ,o devrin Avrupa tarzına uyma kararıdır.Bu iş evvela ordudan  ve memurlardan başlandı.Bizzat Padişah da yeni kıyafeti kabul etti ve kendisini bu halde gösteren resimlerinin bütün askeri ve sivil devlet dairelerine  asılmasını emretti.Bu resimlerde kendisi şalvar yerine pantolon,üstlük hil’at yerine ceket ve kavuk yerine fesle görünüyordu…

Vakanüvis Lütfi şöyle der :
Asker ve mülki nizamların yenilenmesine itina olunduğu sırada Avrupa tarzındaa bazı şeylerin de yapılması düşünülmüş ve uygulamaları da görülmeye başlamıştı.Bunlardan biri  olmak üzere ,bazı askeri be mülki dairelere padişahın resmi gönderildi

II.Mahmut’un ilk olarak 1836 yılında Selimiye Kışlasına resminin konulmasına karar verilerek büyük bir tören düzenlendi.Ordunun ileri gelenleri,yeni büyük üniformalarını giymiş ve nişanlarını takmış olarak Hassa Ordusu müşiri ( Mareşalı ) Fevzi Paşa’nın yalısında toplandılar ve yeni kabul edilmiş olan Ay yıldızlı  bayraklar çekilmiş sandallarla gelen bir tabur Bahriye  ve iki tabur Hassa askeri ,üçer top ve bando takımlarıyla Beylerbeyi köşkünün  arkasında yer aldılar.Bir tabur asker Nuhkuyusu caddesinde ,iki tabur Mehmet Paşa köşkü önünde ,bir Bahriye taburu Bağlarbaşı’nda bir süvari alayı Haydarpaşa çayırında selam törenini ,yerine getirmek üzere hazırlandılar.Bir harbiye taburu ise kışlada bekliyordu.Bu birliklerin hepsinde top ve bando vardı.Bundan başka eski Beylerbeyi köşkünden Selimiye kışlasına kadar her kırk adımda bir süvari ve piyade karakolu hazır bekliyordu..

Resim,köşkten bir faytonla yola çıkarıldı.Atlarına binmiş Subaylar,yaya hassa askerleri ve çavuşlar önde yürüyorlardı.Hassa Ferihi ( Tümgeneral ) Fethi Paşa ile Çirmen Mutassarıfı Mustafa Nuri Paşa,Hassa ve Mansura Müşirleri bunlar takip ediyor,arkadan fayton geliyor,daha arkada ise serasker Hüsrev Mehmet Paşa ile saray mensuplarından Mabeynci Izzet bey bulunuyordu.
Padişah,bu töreni seyretmek için deniz yoluyla kışlaya gelmişti.Yolda bulunan askeri birlikler,alay önlerinden geçtikçe,bandolarını çalarak  selam duruyorlardı.Kışlaya yaklaşılınca vezirler be devlet erkanı atlarından indiler.Resim faytondan alındı ve eller üstünden taşınarak daha evvel kararlaştırılan yere konuldu.Hemen kurbanlar kesildi.Bundan sonrada Usküdar Aziz Mahmud Hudai Tekkesi şeyhi dua etti ve devrin meşhur Sümbüli şeyhlerinden Yunus efendi fatiha okuduçMutasarrıf hocalar,hala resmi caiz görmedikleri için dua ve fatiha aydın şeyhlere yaptırılmıştı..

Dua ve Fatiha sona erince bütün birliklerde bulunan toplar,21pare ateşde bulundular.Arkasından bütün askerler resmin önünden törenle geçtiler.O Akşam Selimiye Kışlasının içi ve dışı kandilerle donatıldı,havai fişekler atıldı ve asker eğlendi
Birkaç gün sonra aynı parlak törenle Babıaliyi gönderilen resimde asıldı.Bu resmi Mabeyincilerden  Vassaf  Bey getirmiş ve duasını  Sütlüce  Sadi Tekkesi Şeyhi ve II.Mahmut’un çok sevip saydığı devrin büyük bilgin ve aydınlarından Harinizade Süleyman Sıtkı efendi yapmıştı

Ancak,bir süre sonra resimde hoşlanmayan ulema halkı kışkırtmaua başladılar.Her tarafta bunun dine ve şeriata uygun olmadığı hakkında dedikodu başladı.Bu durum tüm imparatorlupa yayıldı.Hatta Hicaz Uleması bu olayı açıkça yerdiler  ve bunu putperestlik  olduğunu söylemeye başladılar.Lakin Padişah ,bunlara aldırmayarak resimleri yerinde bıraktı.Buna rağmen  bu iş,ancak onun hayatından devam edebildi.II.Mahmut vefat edince bir türlü dinmeyen dedikoduların önüne geçmek için resimlerin üstü perdelerle kapatıldı..

Tanzimat hareketinde bir süre sonra ise resim hatta daga sonraları fotoğraf  herkes  tarafından kabul gördü.Hükümdarların resimlerinin asılmasıda normal karşılanmaya başladı.Ancak Ulemanın kışkırtmalarına meydan vermemek için dua törenleri bir daha tekrarlanmadı
XX.yüzyıldaki Padişahların arasında yalnız II.Abdülhamit,resminin çekilmesini ve asılmasını istemezdi.Fakat bu,dini taassuptan değildi.Kendisi,bir evvelki padişah olup Osmanlı tahtından ancak  93 gun kalabilene V.Murat gibi yakışıklı ve Ondan evvel tahtta bulunan Sultan Abdülaziz gibi gösterişli olmadığından onların resimlerini görmüş  olan halkın kendisini beğenmemeleri ihtimali evhamına dokunduğu için adeta fotoğraf  yasağı koymuştu.Mevcut resimleri bu yüzden ya şehzadeliğine ait veya 1908 Meşrutiyetten sonra çekilmiştir…


Kaynak : Yıllarboyu tarih dergisi Sn Münir Sirer Makalesi  Kasım 1980


Saturday, October 7, 2017

ITALYA'NIN BIRLEŞTIRILMESININ HIKAYESI

1848- 1849 yıllarında bir devrim İtalya’yı karıştırdı.Devrimic Burjuvazinin yönettiği hak yığınlarının iki amacı vardır.Avusturyalılar ülkenin kuzeyinde kovmak ve birleşik  bir italya devleti kurmak,Roma,Floransa ve Venedik gibi önemli kentlerde cumhuriyet ilan edilmişti.Ama İtalyan devrimci küçük burjuvazisi,köylüleri hareketin içine çekemedi.Devrim başarısızlığa uğradı.İtalya sekiz devlete bölünmüş kaldı.Kuzey’de Avusturya egemenliği devam etti…
Kapitalizmin gelişmesi 1860 yılına doğru,özellikle Kuzeydeki devletlerde birleşme isteğini canladırdır.
Italya’nın birliği iki türlü olabilirdi

 1 ) aşağıdan  bir halk devrimi  ve birleşik bir cumhuriyetin kurulması
‘2) Yukardan toprak sahiplerinin ve burjuvazinin yönetimi altında birleşik bir krallığın kurulması ile İtalyadaki birkeşme hareketş arasında Sardıunya Krallığının politik yönetimi kont cavour’un ellerinde bulunuyordu.
Cavour,zengin toprak sahibi bir ailedendi.Gençliğinde Sardunya kralının sarayında görev yapmıştı.Topraklarında yeni tarım yöntemleri uyguluyor ve buğday ticareti yapıyordu.hatta bir suni gübre farbrikası bile kurdu.Torino Bankasının en büyük hissedarlarından biriydi..

Cavour,çok eç kalınmadıkça ukusa Ingiliz modeli bir anayasa vermenin iyi olacağını düşünüyordu.Halkın,sabrının  taşıp monarşiyi devirmesinden korkuyordu..Cumhuriyetin düşmanı idi.Politikasının başlıca,düşüncesi,Sardunya monarşisinin himayesinde  ve Fransanın desteği ile İtalya’nın birliğini gerçekleştirilmesiydi.Piemonte Kırım savaşına Fransa’nın yanında katıldığı için III.Napolyon’dan italyanın birleştirilmesini destekleyeceği sözünü almıştı..

Bununla birlikte III Napolyon  hiçbir art niyeti olmaksızın yardım söz vermiş değildi.Buna karşılık nüfusunun çoğunluğunun Fransızların oluşturduğu Savoie ile halkı İtalyan olan Nice Kontluğunun Fransaya bırakılmasını istiyordu..

1859 yılının nisan yında Fransa ile Sardunya,Avusturyaya savaş ilan ettiler.Birleşik ordularu haziran ayında kesin zaferler kazandı.1848-49 savaşlarında ün kazanmış ıkan halk kahramanı Garibaldi gönüllüleriyle birlikte 1859 Kuzey seferinede katıldı.Cavouribu savaşa halkın sevgisini çekmek için ondan yardım istemişti.

Savaş Avusturya egemenliği altında bulunan Parma ve Modena dükalıklarında ayaklanma çıkması için bir işaret oldu.
Toscananın peşinde isyancı dükalıklarda Piemonte ile birleştiler.Avusturyalıların süngüsünün desteğiyle  yönetimi elinde bulunduran prensleri çareyi kaçmakta buldular..

Devrimci bir karakter almaya başlayan savaş III.Napolyonu korkuttu.Savaşa son vermeye karar verdi.Fransa ile Avusturya arasında imzalanan anlaşmaya göre ,Lombirdayanın bir bölümü Sardunya Krallığına geçti ama Venedik Avusturya egemenliğinde kaldı.III.Napolyon tüm İtalyan bölgeleriin Avusturya boyunduruğundan kurtarılmasına ilişkin verdiği sözü yerine getirmeden ,savaştan çekildi.Bununla birlikte bu durum Nice ile Savoie’ın Fransaya bağlanmasnı engellemedi.

Marx ve Engels 1859 savaşı sırasında Avrupa ve Birleşik devletler gazetelerinde  III. Napoleonun ihanetini açıklayan makaleler yayınladılar.1859 savaşından sonra Italyanın durumunu inceleyen Marx ve Engels,ülkenin birleştirilmesi için yeni bir hareketin gelişmesinin kaçınılmazlığını sonucuna vardılar ‘ Italyan devrimi bu işe karışmalıdır diye yazıyordu .Ve gelecek onu doğtuladı

  
Nisan 1860 da Sicilyada bir köylü ayaklanması patlak verdi.Sicilya köylüleri çzgürdü ama toprakları yoktu.Topragı buyuk toprak sahiplerinde kiralıyorlardu.Kmylülere Sicilyaya özgü buğdayı ekiyorlar,olağanüstü Portakallar ve öteki meyve ağaçları yetiştiriyorlar ama butun yık bakladan başka bir şey yemiyorlardu Çünkü bütün ürünkerini baronlara yani toprak sahiplerine ve vergi memurların teslim etmek zorunda idiler.Garibaldi,güneyde bir ayaklanma patlak verdiğini öğrenince Güneyin yardımına koşmak için bir müfreze topladı

Bin kadar Insandan oluan,kçük gönüllü ordusunu toplayan Garibaldi,büyük bir gizlilikle  içinde ,adamlarıyla birlikte Cenovadan iki buharlı gemiye bindi.Adamlarının üniformaları nedeniyle ( kırmızı gömlek giyiyorlardı )onlara bin kırmızı gömlek adı takıldı. Garibaldi 2 Mayıs 1860 günü .Sicily adasının en batı kıyılarındn çıktı: Halk onu kendilerini Bourbonların zulmünden kurtarmaya gelmiş bir kurtarıcı olarak karşıladı.iki gun içinde Garibaldı müfrezelerein 4000 sicilyalı köylü katıldı.Ordusuyla birlikte kuzeye yöneldi,dağları geçti ve Calatimi kentinin önlerinde Napoli Kralının birlikleriyle karşılaştı.

Öldürücü bir ateş sağnağının altında,Garibaldinin  gönüllüleri kenti çevreleyen dik yamaçları aştılar ve krallık kuvvetlerini yendiler..

Garibaldi bu sanlı savaştan söz ederken anılarına şunları yazıyordu ‘’’ Calafilmi  ! 100 den fazla çarpışmaya katılmış olan ben,ölüm döşeğimde ,gurur dolu bir gülümsemeyle seni düşüneceğim,çünkü senden daha şanlı bir muharebe tanımıyorum bençÖlümü umursamayan kahramana ‘ binler ‘ halkın gerçek savunucuları kimlikleriyle ,zorbaların sırmalı ve püsküllü üniformlarıyla göz kamaştıran ücretli askerlerinin üzerie atılmışlardı. Binler mevzilerinde birbiri ardından fırlıyorlardı,sonunda düşmanı bozguna uğrattılae.Yaralanmamdan korktukları için çevremi aşılmaz bir duvar gibi saran bir avuç genç insanı nasıl unutabilirim ‘’’7

Garibaldinin zaferinin sonucu,geri çekilen düşmana karşı bir halk ayaklanması oldu.Her yerde müfrezeler kuruluyor ve binlerin sayıları gün geçtikçe kabarıyordu.Ağustos ayında Garibaldi 25.000 isyancıdan oluşan bir ordunun başına geçmiş bulunuyordu.Bu ordu sayesinde,Napoli Bourbonlarının 150.000 kişilik ordusuna meydan okudu.
Garibaldi adı güney italya halkı arasında öylesine bir sevgi kaynağına sahiptiki, krallık ordusunun alayları ,binleri Viva Garibaldi haykırışlarıyla alkışlıyor ve halkçı devrim saflarına katılıyorlardı.

Muzaffer Halk devrimin başına geçen Garibaldi,büyük bir askeri şefin cesaret ve yeteneğini gösterdi.Engels e göre onun başarıları,gözüpek devrimci taktiğinden ve isyan eden halkla doğrudan doğruya ilişki kurmasından ileri geliyordu.Garibaldi, karmaşık ve tehlikeli bir askeri harekatı yönetebileceğini ispat etti.
Napoli Kralinin birliklerini bozguna uğratan Garibaldi,halkın alkışları arasında kente girdi
Böylece 1860 güzünde İtalyanın belli başlı eyaletleri aşağıda gelen bir devrim ile birleşir.Bununla birlikre İtalyanın devrimic birleştirilmesi sonuna kadar gitmedi,
Eylül 1860da,Napoli de İktidar Garibaldinin eline geçti. Onu desteklemek için Floramsadan 2000 kişiden oluşan bir tümen geldi.Bu tümeden çeşitli uluslardan Rus,Fransız,Iskoc ve Mısırlı gönüllüler vardı

  
Napoliyi ele geçiren ve büyük halk desteğine sahip bulunan Garibaldi orada demokratik devrimci bir yönetim kuurp güçlendirebilir,köylüleri ayaklandırabilir ve devrim yoluyla ülkenin birliğini tamamlamak için İtalyanın öbür bölgelerine ordusunu götürebilirdi.Ama bir küçük burjuva devrimcisi olan Garibaldi,ne köylü sınıfının  geniş tabakalarını hareketing içine sokabildi nede toprak sahiplerine  karşı yaptıkları mücadelenin yönetimini ele alabildi.Hatta Cumhuriyet bile ilan edilmediçCavour,Napolinin  Sardunya Kralı Victor Emmanuel’in  egemenliğini kabul etmesini isteyince ,İtalyan halkının özlemlerini kavrayamayan Garibaldi ,Politikacı Cavour’un teklifini kabul etti ve Sardunya birliklerinin  Napoli’ye girmesii izin verdi.Piemonte’nin büyüj baskısı altında geçen bir halk oylamasından sonra ekim 1860 güney italya ,Piemonte ile birleşti.

Garibaldi,Victor Emmanuel lehine iktidardan çekilde ve onunla birlikte Napoliye girdi ( Kasım 1860 ).Victor Emmanuel’in yanında ata binmiş Garibaldi ‘ Yaşasın Kral ‘ diye bağırıyordu.

Napoli ve Sicilya,Piamonteye katıldıktan sonra,Güney İtalya,köylülerin  büyük toprak sahiplerine karşı yaptıkları sayısız isyanlara sahne oldu.Piemonte birlikleri bütün köyleri kurşuna dizdiriyordu.Bir general günlük emrinde şöyle diyordu ‘’Bu bölgeleri yerle bir edeceğiz ‘’

Italyan Burjuvazisi köylülerin İtalya’nın birleştirilmesi için yaptıkları etkin katkıyı işte böyle ödüllendirildi.
1861 yılında Piemonte ve ona katılmış öteki devletler,Torino’da,İtalya Krallığını ilan ettiler.Kral Victor Emmanuel,sadece 5 milyon nüfuslu Piemonte ‘de değil,Nüfusu 22 Milyonu bulan bir krallıkla hüküm sürüyordu artık..
Bununla birlkte 1861 yılında ,italya tamamen birleştirilmiş değildi.Venedik hala Avusturyalıların elindeydi.Gerçi Papa,eski devletlerinin üçte ikisini yitirmişti ama Roma ve çevresindeki topraklar papalığın  yönetimi altındaydı.Papa’nın Roma’yı elinde tutmasıda III.Napolyonun  gönderdiği Fransız birliklerinin desteği sayesinde mümkün olmuştu.

Katolik kilisesibnin başı Papa,yönetimindeki ,eski papalık devletinin bir kesimini koruyabilmişti.Fransanın,Avusturyanın  ve öteki Katolik ülkelerin gericilerinin  büyük desteği sayesinde devrimci hareketlere ve bilimi karşı şiddetli bir savaş sürdürüyordu..Papa 9.Pie 1864 yılında bütün ülkelerin Katoliklerine seslenen bir genelgesinde cismani iktidardan vezgeçmesinin kendisi için mümkün olmadığını bildiriyordu.Bu genelgeden sonra yayınladığı bir günahkar listesinde,insanlara zararlı saydığı öğretileri sıralıyordu..

Devrimci ve sosyalist kuramların yanı sıra doğa bilimlerinin büyük bulgularını da delilik olarak nitelendiriyordu.Vicdan özgürlüğünü yani herhangi bir dine inanma veya hiç birine inanmama hakkını kınıyordu
1866 yılında,Prusya Avusturyaya saldırınca ,italya onun yanında yer aldı.Garibaldinin askeri yeteneği ile devrimci heyecanı  bir kez daha sahneye çıktı.Bir Gönüllüler birliği topladı ve Avusturyalılar karşısında zafer kazandı.İtalyanın düzenli birlikleri bir biri ardınca yenilgilere uğratıldı  ama savaşın asıl sonunu,Prusya birliklerinin Avusturyaya indirdiği darbeler saptadı.Barışınsonunda Avusturya Venedikten vazgeçti.O da italya ile birleşti 1866.Sadece Papalık toprakları italya krallığı dışında kaldı

Dört yıl sonra 1870 de Prusya ordusu Fransayı yendi.Papanın koruyucusu III.Napolyon tahttan indirildi.Victor Emmanuel bu durumdan yararlanarak birliklerini Roma üzerine yolladı.önemsiz bir çarpışmadan sonra 1870 de kente girdi.

Simdiye kadar birbirlerinden tamamen ayrı olan sekiz İtalyan devletinden oluşan İtalya Krallığı şimdi Sardunya Krallığının ,Sardunyalı büyük mülk sahipleri ile burjuvazinin egemenliği altında  bulunuyordu




Friday, October 6, 2017

OSMANLI TARIHINDEN SAYFALAR :CANBULADZADENIN HIKAYESI

Akdeniz’de bayrağını dalgalandıran Türk Donanması,üç kıtaya yayılmış toprakları arasında ulaşımına engel olan adalara sığınımıs ve yerleşmiş Venedik egemenlığıne  vermek kararındaydı.Özellikle bazı eski tarihçilerin belirttiklerinin aksine Kıbrısın  fethi Yusuf Nassinin isteği yüzünde değildi.Sultan II.Selim Osmanlu imparatorluğunun geleceğine kötü planlar hazırlayarak çelme takmak isteyen Kıbrıs’ta yerleşmiş Venedik egemenliğine son verme kararı alınmış ve uygulanmıştır.

Lefkosenin alınmasından sonra Lala Mustafa Paşa,Beylerbeyi Mustafa Paşa’yı kendi eyalet kuvvetleriyle Magosa kalesinin ne suretle ele geçirebileceğini inceleme amacıyla Magosa’yı göndermişse de,Venedikli komutan,hiçbir suretle kanını akıtmadan kaleyi teslim edemeyeceği yanıtını vermişti.Bu kesin cevap karşısında Türk kuvvetleri 22 Eylül 1570’de kuşatmaya başlamışlardı..

Magosa adanın güney doğusunda her biri o çağa göre ikişer,üçer yüz gemilik birer donanma alabilecek genişilikte iki limanın ortasına girmiş bir burnun üzerine kurulmuştu.Kentine ve kalenin kuruluş yönünde ,karadan kaleyi dövecek uygun yerde yoktu.Denizden kıyıya fazla etki yapabilecek bir liman olduğundan,etrafı düzenli bir rıhtımlada çevrilmişti.Limana ancak bir geminin girmesine uygun yer bırakılmış,diğer kısım eskiden Haliç’te olduğu gibi kalın bir zincirle kapatılmıştı.Karadan ve denizden dışarı ile haberleşme yeraltında yapılmış bir takım gizli yollardan sürdürüldüğünden buranın birkaç saldırıyla kolayca ele geçirilmesi mümkün görülmüyordu.
Venedikliler Akdeniz’de Türk egemenliğinin kendisini göstermesi üzerine Kınrıs’ı elde tutabilmek amacıyla1495’ten beri aralıksız bir çalışma içindeydiler.

Ünlü tarihçi Hammer,kaleyi kendtin valisi olan Baglione ve askeri komutan Bragedino ile kale topçu komutanı olan Martenengo’nun savunduğunu belirtir.Kaleyi 7000 asker ile savunmakta olduğunu yazar.75  büyük topları vardır.Kalenin dört tarafı ise 35 metre derinliğinde bir hendekle çevrilmiş olup üstü de 320 kadar top kmazgalını taşımaktaydı.Ayrıca kale içinde birçok barınak ve depolarla  asker için yatabilecek yerle bulunmaktaydı..
Birçok ikmal maddeleriyle olan kalelerde gerektiğinde  gemi ve top yapabilmek için ufak bir tersahane ile bir dökümhane yer alıyordu.
Kale komutanı Bragadino Türkler’in Lefkoşeyi aldığını öğrenince Magosa’da eli silah tutamayacak ne kadar adam varsa köylere dağıtmış,bulabildiği kadar  cephane ve yiyeceği de uzun sürebilecek bir kuşatma için içerede depo etmişti.
Havaların birden bozması Türk donanmasının Kıbrıs sularından uzaklaşmasına neden olmuştu.
Piyale ve Ali Paiaların donanma ile uzaklaşmasından sonra yalnız Rodos valisi Arap Ahmet Bey,40kadar gemiyle Anadolu’dan askere yiyecek taşıma görevini yüklemişti.Türk donanmasının uzaklaştığını gören  Venedikliler bunu fırsat bilerek 15 kadar büyük gemiyle Magosa limanına giriverdiler.Böylece kaleye yeniden 2000 asker ve bir hayli cephane sokulmuş oluyordu..

Eylülen Mayıs’a kadar süren uzun kuşatma ve saldırılaın sonuç vermemesi ,komutan  ve askerler üzerinde bir yılgınık bırakmıştı.Komutanlar birbirleriyle yarış halindeydiler ve kendi askerlerine birer örnek olacak kahramanlık hareketleri gösteriyorlardı..

Ilık bir Mayıs sabahında Türk Ordusu harekete geçti.Kilis eyalet beyi Canbulatzade ,kendi erlerinin bulunduğu deniz tarafında açtırdığı lağımı arttırarak kale duvarında açılan ufak gediklerden yalınkılıç içeriye sızıp saldırıya girişmişti.Başarıya ilk anlarda ulaşan saldırı,dışarda bulunan derin hendeklerin kolaylıkla ellerine geçmesinide sağlamıştı

  
Fakat neye yarardu ki,Venedikli Komutan yapılıcak böyle girişimlere karşı yer yer ihtiyat kuvvetleri bırakmış,saldırıya karşı saldırıyla cevap vermeyi planlamıştı..Şimdi iki kuvvet arasında kıyasıya bir savaş başlamıştı.Şimdi iki kuvvet arasında kıyasıya bir savaş başlamıştı.Canbulatzade Mustafa Bey,elinde kılıcı erleri arasında ‘’ Haydi Benım aslanlarım’’ diye nara atarak savaşıyordu.Kıyasıya süren savaş sonu içeriye giren kuvvetlerimizin kement alıp çifte bacak kullanarak burçlara çıkmakta gösterdiği çabaları ne yazıkki,zafere ulaşamamıştı.
Daha sonra Muzaffer Paşa ile  Anadolu Beylerbeyi İskender paşa’nın da düzenlediği girişimde  beklenen sonucu veremiyordu.
Bu çabalardan sonra Lala Mustafa Paşa’nın emriyle bütün kuvvetler büyük hendeğin kenarına yaklaştırıldı.Getirdikleri taş ve toprakla hendeğin bir bölümü doldurularak buradan kaleyi kuşatmayı denediler.Kale komutanı  bundada tedbirliydi.Hendeğin o bölgesinde önceden hazırlamış olduğu lağamı ateşlediğinden saldırı sırasında özellikle  Avrupa’lı tarihçilerin  yazdıklarına göre üçbin kadar Türk Çocuğu göklere yükselivermişti..
Sayısız saldırıları sırasında kendi eyaletlerinin bayrak ve alemlerini ellerine alarak kuvvetlerinin başına geçen Antep,Kars,Divrik Beyleri de bu büyük savaş yolunda kanlarını akıtarak Kıbrıs’ın topraklarına gömüldüler..
Canbulatzade Mustafa vey,Kilis eyaletine atandığı zaman henüz yirmi bir yaşındaydı.Asil bir aileden geliyordu,kişisel meziyetleriyle  devlet adamları arasında genç yaşına rağmen bu makama getirilmişti.Özellikle kendisinin yönetimindeki kabilyetini ilk önce seçen de Sokollu Mehmet Paşa olmuştu.Kilise atanalı daha altı yedi ay olmuştu.Savaşa giderken  kendisine uygun gördükleri Kilis’in ileri gelenlerinden birisinin kızıyla ailesi onu nişanlamış ve düğün hazırlıklarına  bile başlamışlardı.Fakat Kınrıs’t görev aldığını öğrenir öğrenmez,nişanı bozmayı doğru bulmuş,bu davranuşından dolayı kendisini sevenlerinin ve yakınlarının eleştirlmesini ‘’Ben savaşa gidiyorum ,görevim sırasında şehitde düşebilirim,nişanlımı beni düşünmek ve onu ardımda üzüntülü ve yaslı bırakmamak için böyle davranmak zorundayim ‘’ diye cevaplandırmıştı
Canbulatzade Mustafa Bey,Magosa kuşatmasını hayırlı bir sonuca ulaştırmak amacıyla ilk lağamı kendi düzenlenmiş,kale dibindeki hendekte kalarak cesaretini herkes kabul ettirmişti.Askerlerine öncü olarak kale burcuna çıkma yönünden de büyük başarı göstermiş,gecenin karanlığında yaklaştığı burca safak zamanı çifte  bacak kullanmak sureti ile bugun Akkale adı verilen burca tırmanmıştı.Arkasından yetişen kahraman  erlerinin yardımıyla ipek kuşaklarını  birbirine bağlamıştır,böylece atını bile yukarıya çıkarmışlardı..Böylece burçta toplanan seksen kadar kahramanla kaleyi ekine geçirivermişti.Ardından Türklerin  hücumu korkusuyla Venediklilerin bir büyük kiliseye sığındıklarını öğrenince de düşmanın Akkaledeki toplarını oraya çevirererek kiliseyi dövmüştü..
Bu kahramanca hareket,kalenin tümüyle ele geçirilmesini sağlayacaktı.Kendisi kalenin alınmasıyla uğraşırken kalede her nasılsa kapatıldığı yerden kaçmayı başaran tutsak bir türk eri Venediklilerin ordu kaleyi aldıktan sonra patlatılmak üzere deniz tarafında büyük bir lağım hazırladığını,bu lağımın nerede ise patlatmak üzere olduğunu öğrenmişti..Ordusunu bu felaketten kurtarmak isteyen bu kahraman,yanına  aldığı birkaç erle lağımın bulunduğu yere kadar ulaşmış,lağımın hazırlandığı yerin ise bir hayli uzak ve düşman erleriyle dolu olduğunu görüncede kılıcına sarılıp yol açarak henüz bağlanmamış  olan lağımın kenarına kadar varabilmişti.İçerde bulunan bin kanter barutu ateşlemiş,kendi askerini yok edecek olan lağımı hayatını kaybetmek bahasına havay uçuruvermişti.Böylece vücudu ve ruhu göklere yükselirken ülkesinide en büyük hizmeti yapmış oluyordu..
  

Lala Şahin Paşa,Canbulatzadenin kaleye çıktığını öğrenince bütün kuvvetlerin birden saldırısını emretmişti.Canbulatzadenin  o kadar az bir kuvvetle gösterdiği kahramanlık ve elde ettiği başarı kale içinde bulunanları büyük bir şaşkınlık ve korku içinde bırakmıştı.Kılıçlar havada savruluyor,başlar yuvarlanıyor,zırhla parçalanıyordu.Kıyasıya bir savaş başlamıştı.


1 Agustos 1571 günü kale tümüyle Turk kuvvetlerinin eline geçtiği zaman Akkale ile Canbulatoğlunun yattığı yer arasındaki yolun iki tarafında bulunan duvarlarda bu savaşların büyük izleri kendini gösteriyordu.Akan kanlarının renklerinin bile solmadığı o duvarlar cesur yiğitlerin izini taşır
 

Thursday, October 5, 2017

INGILIZ EDEBIYATINDA TÜRK MOTIFLERI

Din ayrılıkları yüüznden Ingiltere ile Ispanta arasında süregelen soğuk savaş sona ermiş ve Ingiltereye bir saldırıda bulunmak üzere Ispanyol kalyon ve kadırgalarını kapsayan ‘’ Büyük Armada ‘’ hazırlanmaya başlamıştı.
Ingiltere bir yandan ünlü denizcisi Sir Francis Drake’ş Cadix Limanına gönderip Ispanyol donanmasının otuz gemisini iş göremez hale getirmişse de,Ispanyanın saldırı kararı değişmemişti.Kralice I.Elizabeth’in tahta  oturduğu 1558 yılında beri Ispanya ile ilişkileri bir türlü normalleşmemişti.
Ingiltere,adalarını İspanya saldırısından ve belki de işgalinden kurtarmak içn kendisine müttefik arıyordu.Sokollu Mehmet Paşa’nın yeniden ihya ettiği Türk donanması, ve bu sayede Akdenizi bir Türk gölü haline kullanması,I.Elizabeth’in gözünden kaçmamıştı.Ustelik 1571 inebahtı yenilgisine kadar Ingiliz ihraç malları kapütilasyon kolaylıklarından yararlanan Fransız ve Venedik bandırali gemilerle gönderiliyorken,artık bu devlet buna yanaşmıyorlardı.Zira Osmanlılar kendilerine yüz vermez olmuşlardı.
Ingiltere hem kendi ticaretini olumlu bir yöne doğrultmak  hemde ispanyaya karşı deniz gücü hatırı sayılı bir devletle ittifak yaomak amaçlarını gütmekteydi.İşte,ilk olarak Londrali iki ünlü tacir Sir Edward Osborne  ile arkadaşı Richard Staper Türkiye’ye bir ticaret  heyeti  gönderdiler.Heyettekilerden biri,daha sonra Ingiltere’nin Türkiye’de ilk Büyükelçisi olacak,William Harborne’du
Ingiltere o zamanlar Türkiyeden Kuru üzüm,fındık gibi yiyecek  maddeleri  almaktaydı.Ingiltere,temsilcisi Harborne aracılığıyla kendi gemileriyle mallarını getirip Türkiyeden mal almak isteğinde bulunuyordu.
Fransa ve Venedik’in bu Ingiliz girişimine krşı cephe almalarına ve Ingilizleri kötülemelerine rağmen Sokollu Paşa,Türklerin gümrük gelirini arttırmak bakımından bunda yarar görmüş ve Sultan’ın ‘’ Kendisinde himaye isteyen her ferde ülkesinin açık olduğu’’ görüşünü savunduğunu bildirmişti.
Artık Ingilizler,Fransa  ve Venedik tüccarlarına komisyon ödemeden serbestçe ticaretlerini yürütebiliceklerdi.Bunun için tek şart,Ingilizlerin  merkezi Londrada  ve bir şubesi  Osmanlı Devletinde bir ticaret şirketi kurması ve Ingiltereyle ticaretin bu şirket yoluyla yapılacağı konusunun saptanmasıydı..
1578 yılında ‘’ Levant Trading Company’’ Londrada kuruldu.Ingiliz halkının muhayyelesi böylece doğuya kaymış oluyordu.Artık masallarıyla ,esrarlı zengiliğiyle çocukluklarından beri büyülülendikleri Doğu ülkeleri kendilerine kapılarını açıyodu.Türk Halıları,Türk havluları,Türk kumaşları,Türk ziynet eşyaları zenginlerin evlerini süslemeye başlamıştı..
Bu arada  Ispanya’nın Portekiz’İ zaptetmesiyle Lizbon yoluyla elde edilen Baharat  şimdi Türkiyeden sağlanıyordu.1583 yılında Ralph Newberry adlı bir Ingiliz karadan Hindistan’a bir yol saptamak amacıyla ilk kez Halep’ten Fırat’ı geçererek Hindistan’ı ulaşmıştı





İşte,Dogu’yla bu ilişki,hemen aksini ebedi eserlerde bulmaya başladı.Türkler hakkında eserler tercüme ediliyor,Hakluyt kaleminden çıkan yakın doğu seyahatleri ve haritaları şairlerin ve tiyatro yazarlarının zihinlerini meşgul ediyorlardı
Bu sıralarda doğan Elizabeth çağı tiyatrosunun büyük bir yazara olan ihtiyacı ön planda yer alıyordu.Bu boşluğu  Christopher Marlowe ( 1564-1593 ) doldurdu.Henüz Cambridge Universitesinde  öğrenci olarak bulunduğu sıralarda ,1587 de yazmaya başladığı ‘ Aksak Timur ‘ ( Tamberlaine ) piyesi çağının klasiği oldu.Marlove bu eserini ortaya koymak için Paulus Jovius’un Türk Tarihi ,Baptista ı bIgnatius’un Türklerin Menşeleri adlı eserinde yararlandığı gibi Fulgotius’un ‘’ Timur un Iranlıları yenişi’’ Perondius ve Lonicerius ‘un ‘’ Türklerin Kronolojik Tarihi ‘’ adlı eserlerinden esinlenmiştir..Ama şurası bir gerçektirki 1586 yılında George Whetstone’un ‘ English  Mirror’unda Timur hakkında çıkan bir yazı kendisine bu konuyu piyes halinde kaleme almasını ilham etmiştir.
1590 yılında en ünlü Elizabeth çağı tiyatro sanatkarlarınca oynayan eser büyük bir başarı sağladı.Bir Türk hakanı olan Aksak Timur’un Yıldırım Beyazıd ‘ı yenilgiye uğratarak kafes içerisinde gezdirmesi  sahnede son etkili olmuştu.Piyeste din konusunun,Hristiyanlık ve Müslümanlık çatışmasınında yer aldığını görüyoruz.Türklerle Avrupa Kralları Frederick ve Sigismund barış yapmaya karar veriyor.Her iki taraf da dinleri üzerine,yani Hristiyanlar isa ve Osmanlı Sultanı Hz Muhhammed ve Kuran ı Kerime üzerine barış bozmayacaklarına yemin ediyorlar.Ama,sonra Hrıstiyan Krallar,Papaya danışark Müslüman’a  verilen bir yeminin bozulabileceğini dair müsaadesini  alıyorlar.Osmanlu Sultanı durumu protesto ediyor ‘’ Hristiyanlar’da böyle hileli eylem,böyle hıyanet olabilirmi? Hristiyan Isa Üzerine and içtiği halde bu hareketiyle Isa’yı inkar etmiyormu ??’’ diyor ve Hazreti Isa’dan adını lekeleyen  bu Hristiyanları cezalandırmasını niyaz ediyor.Açılan savaşta Hrıstiyanlar yenilmiştir.Şimdi Osmanlu Sultanı kime dua edecek? Hz Muhammed’e mi yoksa Isayamı ? Sadrazam: ‘’Bu savaşın bir cilvesidir.Sultanım,Onun gücü bir mucize kadar kuvvetlidir ‘’ diye kendisini duraksamadan kurtarıyor..
Marlowe kendisinden sonra gelecek yazarlar için yolu açmış,kuralı koymuştı.Yakın doğu ve tarihine olan ilgi edebiyat alanında semeresini veriyordu.Beş perdelik  ‘’ Aksak Timur ‘’ piyesini beş perdelik bir ikincisi izledi.Bunda Timur’un eşinin ve kendisinin  ölümü çok etkili biçimde kaleme alınmıştır.Ancak birinci piyes kadar tekniği güçlü olamamış,seyirciyi  kendine çekememiştir.Kafiyesiz ‘’ Blank Verset’’ le yazılan eserin şiir ve fikir yönünden değerinin birinciden üstün olduğu kabul edilmektedir.
Bundan sonra ‘ Süleyman ve Perseda ‘ adlı tiyatro eseri Rodos adasının Türkler tarafından zaptını canlandırmaktaydı.
Shakespeare,büyük ölçüde Marlowe’un etkisinden kalmıştır.Her ne kadar Türkiye’ye ilişkin pasajları eserlerinde  serpiştirilmiş ise de – Othello’da Kıbrıs adasından ve Türk Donanmasından söz edilir _ konusunu Türkiyeden ala nir eseri yoktur
Marlowe’un ikinci eseri ‘’ Maltalı Yahudi ‘’ ( The Jews of Malta ) de konusunda Osmanlı tarihinden alır.Bir süre önce Malta adasının Türklerce kuşatılması olayını ele alarak bunu gerçektekinin aksine başarıyla sonuçlandırır ve adaya Yahudi Barnabası Vali yapar.Istanbul da Valide Sultanın teveccühünü kazanan Portekizli Davis Passi’nin marifetlerinden yararlanarak yazdığı bu eser,Contrari’nin Akdenizde Türk Savaşı başlıklı eserinde  Josephe Nassinin  hayret verici mesleği ve Venedikliikere karşı çevirdiği dalaverelerden mülhem olmuştur.Kendisinden sonra bir Yahudi karakteri Shakespeare ‘Venedik Taciri ‘ adlı eserinde benimseyerek canlandırmıştı.Shakespeare o kadar derin bir şekilde bu Yahudi  şahsiıetten etkilenmiştir ki ‘’ Titus Andronicus ‘’ adlı piyesindeki Aaronda yaşatmaktadır.
Robert Greene 1589 da kaleme aldığı ‘’ Alphonsus King of Aragon ‘’ adlı piyesini yakın doğuda ve yerli karakterlerle  canlandırmaktadır.’’ Tamburlaine’ in etkisi geniş bir ölçüde hissedilmektedir.George Peele’in  The Battle of  Alcazar  piyesi de zafer konusunu işlemekte ve  Selimus adlı piyesi ise II.Selimi sahneye getirmektedir.Türklerin savaşlarında  düşmanalarıı uğrattığı yenilgiler Ingiliz Edebiyat ında yansılarını  bulmakta gecikmemiş.Osmanlı imparatorluğunun trajik olaylarıda Ingiliz sahnelerinde ,Türk yazarlarının kaleme almasından çok önce yer almıştır..Abdulhak Hamidin bir türlü bastıramadığı ‘’ Süleymanın vicdan azabı ‘’ adlı,Kanununin oğlu Şehzade  Mustafa’yı  öldürtüşü  olayını 1739 da yayınlanan ‘’ Mustapha – A tragedy ‘’  adlı piyesiyke  David Mallet Ingiliz sahnesine armağan etmiştir.Beş perdelik piyeste ,Kanuni Sultan Süleymanın Gülbahar hatundan doğma,son derece güçlü,kuvvetli,savaşçı ve üstün karakterli büyük oğlu Mustafanın Hürrem sultanın çevirdiği ve damadı Sadrazam Rüstem Paşanın emriyle yaptığı entrikalar sonunda Kanununin emriyle Konya ereglisi civarında kurulan otağı hümayunda öldürülüşü canlandırılmıştır.
Eşsiz bir güzellik ve benzersiz anıtlarla bezenmiş Türkiye Ingiliz kadın yazarlarından  Lady Mary Wortley Montagu’nun mektuplarıyla ( 1717-1718 ) Batı’yı daha çok büyülemiş ve halk arasında uyanan ilgiyi genişletmiştir.Lord Byron bu etkilerin belleğinde yarattığı çağrışımlarka 1809 yılında Türkiyeye ünlü gezisini yapmış ve 1811 yılı 4 temmuz tarihinde Türkiyeden döndükten sonra ‘’ Türk Masalları ‘’ adlı beş uzun manzum öykü yazmıştır
Gavur ( 1813 )
Abydos Geliniz ( 1813 )
Korsan ( 1814 )
Lara ( 1814 )
Korent Kuşatması ( 1816 )
Bunlar ‘’ Childe Harold ‘’ adlı uzun düşündürücü şiir zincirinn ikinci ve dördüncü kantolarında ifadesini bulamayan,Lord Byron’un enerjik unsurlarının yansıtılmasıdır.Bu masallarda kendimizi Spinoza’nın değil,Nietzche’nin evreninde buluruz..Burada güç kanundur ve ihtirasın tatmin edilmesi her düşüncenin üstündedir.Öyküler Adem’le Havva nın Cennet’ten kovulması olayına kadar uzanır.Kahramanları Adem ,Kabil karışımı kuvvetle belirlenmiş tiplerdir. Korsan ‘da Gülnare ‘nin Conrad’ı baştan çıkarma aracı elma yerine özgürlüktür.’’ Lara ‘’ da suçlu çift Cennet’ten kovulurlar.Ezzel’in öldürülmesinde Kabil-Habil trajedisi yeniden oynanır.Sonuç daima acıklıdır.Öykülerimm geçtiği doğa görünümleri  son derece ustalıkla işlenmiş,büyüleyici bir güzellik taşır.Byron öyküleri kendi başından geçmişçesine anlatır..

Gavurda kocasına sadakatsizliği yüzünden bir çuvala konularak denize atılan kızın öyküsü bugünkü sinema tekniğinin ‘’ flash-back ‘leri  ‘’ close up ‘ larıyla anlatılmaktadır.Byron’un 1810 yılında Pire Limanı nda tanıklık ettiği bir olaydan esinlenerek ve zina halinde yakalana Türk kadınlarının çuvallara konulmak suretiyle denize  atıldıklarını sanarak yarattığı bu öykü,Batı aydınlarıdan Türklerin barbarlığına  bir örnek olarak anlatılmıştır.’’ Abydos Gelini ‘’ nde çift cinsiyetli Selim’İn Zeliha ile Cafe arasındaki savaşta nasıl oyuncak olduğu dile getirilirken,Byron’un ev içlerini tasvir ederken çok başarılıdır.’’ Gavur ‘’ da Zeliha kahramanın ölümüne sebep olur.’’Korsan’’ da Gülnare kahramanı kurtarır fakar kahramanın şerefi pahasına !! Bütün öykülerde leitmotif tehlike,felaket,kurtarma,felaket ve sürgündür.1809-1811 yılları arasında kendi isteğiyle sürgünü seçen Byron 1816 dan sonra yarı isteksiz bir sürgün olarak karşımıza çıkar.Türk masallarındaki sürgü teması daima bu yüzden ön planda gelmektedir.
Beşinci Öykü ‘ Korent (Gördes ) Kuşatmasıdır ‘’ dır.Sadrazam Damat Ali Paşa nın 4 Temmuz 1715 te Gördes kasabasını almadan önce Venedikli Minotti’nin barış görüşmes, talep ettiği bir sırada Türk Ordugahında  600 barut fıçısının patlaması yüzünden  700 erin şehit düşmesi üzerine,Türklerin büyük bir çoşkunlukla ve çö alma hırsıyla Kal’aya saldırışını ve zaptediğini canlandırmaktadır.
Lord Byron’un bu beş manzum öyküsünde geçen Türkçe kelimelere bir göz atacak olursak Ingiliz şiirine Turkce kelimeler kazandırmıştır.Lord Byron şiirlerinde geçen bu kelimelerden ayrı olarak şiirlerine yazdığı notlardan gene turkce kelimeler kullanmıştır.
Lord Byron yine Türk Masallarının notlarında,Ramazan ayin,Bayarm,Bayram ilişkisiyle yapılan şenlikleri camilerde kurulan mahyaları,,Türkleri n gözde oyunu olan ciridi,Hz Muhammedin hayır ve konuk severliğini  Müslüman ve Müslüman olmayanlarla selamlaşmayı .Sırat köprüsünü Kurana göre cennet ev hurileri.Kuranı kerimdeki sureleri,mezar taşlarını anlaır.Tüm dönemi yansıtır.

1587 den 1811 yılına kadar  geçen iki asırdan ziyade bir süre içinde Ingiliz edebiyatında  görülen Türk Tarihii ve motifleriyle ilgili bu yapıtların yanı sıra kaleme alınan siyasa,sosyal ,tarihi eserler şüphesiz mevcuttur.Sir Paul Rycaut’un Türk tarihi 1686,Richard Knollysin  Türk tarhi 1603 gibie eserler verilmiştir