Monday, June 3, 2019

ENDULUS'UN GORKEMI UZERINE BIR DENEME





Bu yazıda size Iber yarımadasındaki ne müslüman fetihlerinden ne de tarihinden bahis edeceğim.Yanlızca size Endülüs'ün Görkeminden bahis etmek isterim.Ispanyol altın çağı Franciscı  de Vitoria,Bartoleme de Las Casas,Pedro de Cordoba gibi pek çok hümanist ve filozof ortaya çıkarmıştır.Bu düşünürler Insan hakları ve demokrasinin ilk temellerini atmışlardır.Ancak onların temelleri ise Endülüstür.


 Bu hümanistler Ispanyol düşünce dünyasında yer alırken bile,Castilla yönetimin,müslüman ve musevi ispanyollara  karşı giriştiği ,gerek ayrımcı,gerekse zorla hristiyanlaştırmaya dayalı asimilasyonist siyaset sürecektir.X.yüzyılda ıspanyolların büyük bir çoğunluğu  müslümanken,1600 yılında Ispanya nüfusunun sekiz milyon olduğu tarihte,hristiyanlaştırılmaya karşı direnişi sürdüren  müslümanların yanlızca sekiz yüz bin  dolayında olduğu sanılmaktadır.Bunlardan yaklaşık altı yüz bini Kuzey Afrika'ya gönderilmek üzere yurtlarında kovulacak,dörtyüz elli bin kadarı kötü yolculuk koşullarında hayatını kaybedecekti.Castilla'nın,musevi yurttaşlardan sonra ,müslüman yurttaşlardan da kurtulurken kazandığı,onların bıraktığı zenginlikler olacaktır.Bunlara el koyulmasını meşrulaştırmak için de,geleneksel ayrımcı mantıkla,müslümanların '' doğruluğu tartışılamayacak hristiyan ilkelere aykırı ! '' ,sefih bir yaşam sürdürdükleri  iddia edilecektir.

Ama,o dönem Ispanayasının ekonomik ve askeri üstünlük yanında,göz kamaştırıcı ,bir düşünsel üstünlük de sergilemesini sağlayan en önemli etkenlerden biri,acımasızca kovulan ,eski yurttaşlarının bıraktığı kültürel mirastı.X,yüzyılda  dünyanın en ayrıcalıklı bölgesi olan Endülüs,örneği pek az görülmüş bir dini ve düşünsel hoşgörüyle ,özgürlüğün merkezi olmuştu.Ramon Menendez Pidal'e göre,bu konumda,IX ve XII yüzyıllar  arasında,dünyanın en büyük uygarlığı olan arap uygarlığının ve latin kültürüne açıkca üstün olan arap kültürünün ağırlıklı bir etkısı vardı.Ispanya'nın  güneyi yada Endülüs,gelenekleri,sanatı ve ideolojisi açısından ispanyollaşmış bir islam dünyası olarak,Avrupa'dan kopuk bir Asya -Afrika kültürel alanının parçasıydı.Avrupa'ya daha yakın hristiuan Kuzey Ispanya'ysa ,güneyin kültürel etkisini taşıyor ve Batı'yla Doğu arasında bağlantıyı 
sağlayan önemli bir tarihi rol oynuyordu.Ispanya,durağan bir Avrupaya ,düşünsel,edebi,bilimsel ve teknik kazandıran bir ülkeydi.

Bir iddiaya göre,X.yüzyılda yanlızca  Cordoba'da yarım milyon insan yaşıyordu ve kentte iki yüzbin ev ,altmış bin konak,altıyüz camii,yedi yüz hamam ve yetmiş kütüphane bulunuyordu.Müslümanlar,Ispanya'ya  herşeyden önce,yeni bir tarım tekniği kazandırarak ,bu ülkeyei Avrupa'nın diğer ülkelerinin önüne geçmişlerdi.Hayvancılık ve özellikle at yetiştiriciliği çok gelişmişti.Geleceğin şövalyelerin binecekleri  yarım kan arap atlarını,müslümanlar yetiştirmeye başlamışlardı.Cordoba'nın kalkanlar,Toledo'nun kılıçları tüm dünyada ün salmıştı.Murcia,bakırcılık ve demircilikle en gözde kentti.Malaga yakutlarıyla dillerdeydi.Yine Cordoba,dünyanın dericilik,halıcılık ve kumaşcılık alanındaki en üretken bölgelerinden biriydi.Hollandalo bir bilginin aktardığı kadarıyla,o dönemde,Avrupa,kilise tekelinde,bilgi kırıntılarıyla gün geçirirken ,Endülüste hemen herkes okuma ve yazma biliyordu.

Bu dünyada,Renan'ın  sözcükleriyle '' aynı dili konuşan,aynı şiirleri okuyan,aynı edebi ve bilimsel etkinliklere katılan müslümanlar,museviler ve hristiyanlar ,insanlar arasında varolabilecek tüm engelleri kaldırmışlar,ortak bir uygarlık adına ,hep birlikte,gönülden çaba göstermişlerdi;binlerce öğrenciyi toplayan Cordoba camiileri,etkin felsefi ve bilimsel çalışma merkezlerine dönüşmüşlerdi ''
Yanlızca Avrupa'da değil,Arap dünyasında bile,Bağdad ve Kahire üniversitelerini aşarak,birinci sıraya geçen Cordoba Üniversitesinde ,felsefe,matematik,astronomi,simya ve tıp dallarında büyük bir etkinlik görülüyordu.

Atardamarları bağlamak için çarpıcı cerrahi yenilikler,'' El tasrif li-men acize an el-telif '' adlı tıp ansiklopedisinin yazarı Ebülkasim el Zehravi ( Albucasis ) sayesinde ,bu üniversitede  gerçekleştirilmişti ve tüm Avrupa ameliyat olmak için buraya akıyordu....Toledolu Ibn Vafid,'' Kitabül-havass '' ve '' Kitab ül-edviye'nin  yazarı Sevillalı Ibn Zühr ( Abulelizor ),onun oğlu olan ve perikardit iltihabıyla ,mide kanserini ilk tanımlayan '' Kitab ül-teysir fil'l-müddavati ve tedbir'in yazarı Ibn Zühr ( Avenzoar ) ,yine tıp dalında deneysel yaklaşımlarıyla modern bilime öncülük ediyorlardı.....

Dönemin en büyük botanisti sayılan Malagalı İbnü'l Baytar '' Kitab ülcami'li  müfredat ül-edviye ve l'agziye'sini yazıyordu.... Sevilyalı İbnü'l Avvam tarım konusunda Orta Çağ'ın önemli çalışmalarından '' Kitabü'l-Filaha'yı '' ortaya çıkarıyordu...Gözde gökbilimciler,tarihçiler,dilbilimciler,şairler...bu erken Ispanyol Altın Çağında belirmişti....Felsefe alanındaysa birçok büyük düşünür yetiştirmişti:Empedokles  düşüncesinin Ispanya'daki izleyicisi,Cordobalı Ibn Messere ( 883-931 ),felsefeyle tasavvufu bağdaştıran bir öğretiyi Batı düşüncesine taşıyan Endülüslü olmuştu.....Cordobalı ( 994-1064 ) bir şair,tarihçi ve dinbilgini ,söylentiye göre de çeşitli bilim dallarında dört yüzden fazla çalışmanın yazarı olan  Ibn Hazm,ilk karşılaştırmalı din incelemesi olan yapıtında,Kutsal Kitap'taki çelişkin anlatılara dikkati çekmişti.Avrupa sözkonusu  çelişkilerin  farkına beş yüzyıl sonra varacaktı..... Malagalı( 1022-1070 ) 
Yehıda Ben Gabirol ( Avicebron) '' Yenbuü'l hayat adlı felsefe yapıtıyla,Aristoteles ve Platinos  düşüncesini kaynaştıran bir tür yeni platonculuk 'un ileride Spinoza'yı da etkileyecek en önemli temsilcisi olarak belirmişti......'' Tedbir ül mütevahhid '' adlı eserinde,Eflatun ve Farabi'den yola çıkarak yetkin yönetim ve erdemli davranışlar üstüne yazan Zaragozalı ( -1139 ) Ibn Bacce ( Avempace ),Ibn Tufeyl ve Ibn Rüşd'ü etkilemişti.....

Tudelalı ( 1092-1167 ) Abraham Ben Meyr de,yine Yeni Eflatuncu düşüncesiyle ,bir Spinoza habercisi olacaktı... Toledolu ( 1110-1180 ) Abraham Ben David Halevi,Moşe ben Maymon öncesi en önemli Musevi Aristoteles yorumcusu  olarak belirmişti.... Cadizli ( 1106-1185 ) Ibn Tufeyl ( Abubacer ),'' Hayy bin Yekzan '' adlı ünlü kitabında,çölde doğup bir ceylan tarafından yetiştirilen kahramana,yüce gerçekleri anlamasını sağlayacak felsefi bir yetkinlik kazandırıyordu. 1671 yılında Latinceye çevrilen kitabın,Daniel Defoe'nun Robinson Crusoe'sine esin kaynağı olduğu söylenmektedir,ama bu kitap,örneğin Baltasar Gracian gibi,aynı konuyu işleyen bir çok altın çağ düşürünü de yönlendirmiş olabilir. 

Cordoba'lı ( 1126-1198 ) Ibn Rüşd'e ( Averroes ) gelince,bu düşünür,Aristoteles'i yeni platoncu etkilerden arındıran büyük bir yorumcu olarak '' Kitab ma'bad it-tabi'a  ve Hüve'l kısma ür-rabi'min telhisi makalatı Aristo '' ,Batı düşüncesine çok şey kazandırmıştır.Ortega y Gasset'e göre,ilk skolastik düşünürler,batılı hristiyanlar değii,doğulu Araplardı.Aristoteles'i Ibn Rüşd ve Ibn Sina'dan ( Avicenne ) öğrenen Aquinolu Tommaso,Summa....sını,onları eleştirmek için yazacaktı.Ibn Tufeyl,Ibn Rüşd gbi öncü Ispanyol Arab skolastikleri,çelişkin bir biçimde,Altın Çağ'da skolastik düşünceyi yıkacak olan Usçuluk'u Batı düşüncesine kazandırmışlardı.Ve dini dogmalara karşı,gerçeği arayanın düşünsel özgürlüğünü savunan Ibn Rüşd,bir inançsız sayılarak,gerek müslümanların gerekse musevilerin ve hristiyanların tepkisini üzerine çekmişti...

Ondan kısa süre sonra,hem Ibn Tufeyl'den ,hem de Ibn Rüşden etkilenen Cordobalı ( 1135-1204 ) Moşe ben Maymon ( Maimonides ),gerek ibranice ( Mişna Torah ) gerek Arapça (' Delalet ül Hainin ) yazdığı kitaplarında,musevilikle müslüman Aristotelesçilik 'i ya da akılla inancı uzlaştırmaya çalışacaktı.... '' Fusuu ül Hikem '' ve '' Fütuhat ül Mekkiye '' adlı kitapların yazarı Sevillalı İbn'ül Arabi farklı düşünce sistemlerini ve dini akımları kaynaştırarak oluşturduğu  geniş Vahdet'i Vücud felsefesini  Anadolu'ya taşımıştı....Murciali İbn Sebin de ( ö 1270 ),'' Budd ül-arif '' adlı kitabında,Yeni Platonculuk'tan esinlenerek bir tür Vahdet i Vücud öğretisi geliştirmişti...

Şemtor ben Yasef ( 1125-1295 ),gelenekçileri  öfkelendiren  Moşe ben Maymon'un çalışmalarını savunurken ,musevi Ortodoksluğu felsefeyle uzlaştırmaya çalışmıştı..Ortaçağ'ın en büyük düşünürlerinden ve tarihçilerinden biri olan,Granadalı ( 1313-1375 ) İbn'ül Hatip,tıptan tarihe,şiirden felsefeye,altmışı aşkın kitap yazmişti.Granada tarihine ilişkin '' El ihata fi tarih Gırnata '' sından,batılı tarihçiler uzun süre yararlanmışlardı...

Bu müslüman ve musevi düşünürler,bilim adamları,sanatçıları Batı'yı Antik Çağ düşüncesiyle karşılaştırarak oluşturan öncülerdi.Onların saygınlığı,Cordoba ( Kurtuba ),Sevilla ( İşbiliye ),Toledo ( Tuleytule ),Zaragoza ( Sarakusti ),Granada ( Gırnata ),Cadiz ( Kadis ),Murcia ( Mursiye )...gibi kentlerin görkemli eğitim kurumlarına,tüm hristiyan Avrupa'nın laik ya da din adamı aydınlarını çekmişti.Ama aynı kurumlar,hristiyan egemenliğine geçildikten sonra da,güçlü miraslarıyla,büyük düşünsel  etkinlik odakları olarak varlıklarını sürdürmüş,Altın Çağ'a damgalarını vurmuşlardı....Bu gerçeğin en somut kanıtı '' Mozarap ''diye adlandırılan Katolik din adamlarının bıraktığı  arapça yazılmış metinlerdir: Müslüman Ispanya'nın Hristiyan aydınları ,yoğun bir düşünsel ve kültürel hayatın cazibesine kapılmışlardı.Dini işlevlerinde latinceyi kullanmak zorunda olsalar da,kültür dilleri arapçaydı.Henüz dini kinlerin yeşermediği yarımada,çok kültürlü yapısını kuzeydeki hristiyan topraklara taşıyor,Mozaraplar buradaki manastırlarda görev alıyorlardı....Buna karşılık,Hristiyan krallarda ,geleceğin egemenleri olacak veliahtları ,eğitim yapmaya  müslüman üniversitelerine gönderiyorlardı....İşte Katolik Ispanyol egemenliğini her türlü kaygının önüne çıkaran emperyalist düşünürlerin  görmezden gelmeye çalışacağı şey bu gelenektir: Avrupa Ortaçağının müslüman ve musevi uygarlıklardan  soyutlanamayacak  bir dönem olması....Ve Hristiyanlık'ı seçmek zorunda bırakılan birçok müslüman  ve musevinin fiziksel varlığıyla beslenmiş liberal bir kültürün zenginliği...

Ancak,bu görkemli uygarlık,Katoliklik'in yoğun saldırısına uğramadan önce,kendi kendine sarsılmaya başlamıştı.Ülken XIII yüzyıla kadar düşünsel hoşgörünün merkezi olan Endülüs'ün ,uğradığı  göçebe akınları yüzünden ( Murabikin ve Muvahhidin devletlerinin  kuruluşu ) bu hoşgörü ortamından uzaklaştığını ,tarikat ruhu ve bağnazlığın bir kara bulut gibi batı İslam dünyası üzerine  çöktüğünü,birçok bilginin doğuya göçettiğini  belirttikten sonra şöyle der: Sekiz yüzyıl Endülüs'te oturan ve burada hür şehirlerden her birinde ayrı bir bilim ocağı kurarak üstün bir medeniyet hayatı yaşayan,Hristiyan ve Yahudilere  de her türlü çalışma hürlüğü veren Araplar ,memleketlerini büsbütün bırakarak  taassubun hüküm sürdüğü Kuzey Afrikaya çekilmek zorunda kaldılar.Ondan sonra da,bu çöküş devrinin tarih filozofu Ibn Haldun bir yana bırakılırsa ,kimse yetişmedi.Yanlız XIII.yüzyıl sonuna kadar latinceye çevrilmiş olan eserlerin çokluğu medeniyetin yürüyüşünü sağladı.







n.b : Cemal Bali Akal'ın Modern Düşüncenin Tarihi adlı eserinde alınmıştır








Sunday, June 2, 2019

YENI DUNYANIN HEDIYESI FRENGININ DUNYA YA ETKISI UZERINE BIR DENEME


XVII yüzyıldaki birçok Avrupalı gibi,şakacı Fransız yazar Voltaire'de Frengi hakkında çok düşünmüş,çok fikir yürütmüştür. Frengi,o dönemin AIDS Hastalığı gibi idi ve her beş Fransız dan biri bu hastalığı kapmıştı.Voltaire bu hastalığı '' Insanlığın ortak düşmanı '' olarak nitelendirdi.
Kitaplarındaki karakterler  frengi üzerine şakalar yaptılar,dedikodular ettiler ve frengi yüzünden öldüler.Ünlü eseri ' Candid' de  Dr Panglos her ortaya çıkışında,vücudunun  yeni bir kısmını frengiye,kaptırmış olur.Avrupa'nın hastalıklı hali,Voltaire'e iktidarın doğası hakkında bir iki şey öğretmiştir.

Kısa bir fablında,dünyayı iki kız kardeşin yönettiğini öne sürer.Çiçek ile Frengi.Yaşlı kardeş '' Avrupa da çok eski zamanlardan beri bilinir '' ve zamanının çoğunu  'insanlaeın görüşünü bozmakla ' ve ' güzellikle savaşmakla geçirir ''.Genç olanı Amerikanın yılanlarlar dolu topraklarında yaşar ve '' güzelliği yararlı ve değerli kılan  herşeye doğrudan saldırır '' İki kardeş,her biri kendi krallığında mutlu,beşbin yıl ayrı yaşarlar.Voltaire'e göre  XV yy da '' Ispanyol donanmasıyla yolculuk ederek '' birbirlerini ziyaret etmeye başlarlar.Değişiklikten iki si de memnundur'' O zamandan beri artık bir arada yaşamaya karar vermiş gibidirler ''

Voltairin fablında kurgudan çok gerçekler yer alır.Çiceğin Eskidünya'nın Yenidünya'ya tehlikeli bir hediyesi olması gibi,frengi de Amerikanın  Avrupa'ya  biyolojik sürprizidir.Frengi,Avrupa'nın bağışıklık sistemini hazırlıksız yakalayan tek Yenibir dünya mikrobu olarak müthiş bir intikam aldı ve bir kaç veba salgınından daha fazla iş yaptı.Frengi,salgın hastalıklar bilimine de yeni bilgiler kazandırdı.Sıtma ya da cüzzam gibi eski mikropların aksine,görülem ilk vakalar kayıtlara geçirildi.Veba ya da nezlenin aksine mezarlikları doldurduktan sonra çekip gitmedi.Frengi kıtaya,1493'de bir grup denizciyle geldi ve Avrupanın cinsel haritasını  hızla yeniden çizdikten sonra bir daha geri gitmemek üzere yerleşti.Frengi beşyüzyıl boyunca ,uygar dünyanın politikalarına,savaşlarına,edebiyatına ve cinsel yaşamına karıştı.Yatak düşkünü aristokratların,yanlız askerlerin  ve gayretli hayat kadınlarının yardımıyla,Avrupalıların  yatak odalarına prezervatifi,takma saçı,antibiyotiği ve büyük bir korkuyu soktu.Uygarlık ve frengi hep bir arada oldu.Spirochette ( Burgu biçiminde  frengi hastalığına neden olan mikrop ) ve talihsiz taşıyıcılarına karşı  yürütülen  şiddetli kampanyalara rağmen,mikrop Yeni dünyayada hakim olmasa bile,muzaffer varliğini sürdürmektedir.

Colombe ve denizcileri frengiyi  ilk kez Espanola adasında ya da Haiti de kaptılar.Aravaklar Ispanyollara,tütün ve bakteri dahil sahip oldukları herşeyi karşılık beklemeden vermeye hazır,dost ve kalabalık ( Üç milyon kadar ) bir halktı.Hala yaşayan bir Aravak efsanesine göre,hak kahramanlarından biri,Guagagiona ,bir kadınla '' büyük bir zevk '' yaşamış,ama sonra yaralarından temizlenmek için ormana çekilmek zorunda kalmıştı.Aravaklar için hastalık,muhtemelen ,bir uyuz vakasından daha fazla rahatsız edici olmayan ,hafif ve yaygın bir cilt enfeksiyonuydu.Mikrop için bakir toprak durumunda olan Colomb'un denizcileri ,Spirochete ile aşırı enfekte oldular,çünkü bir gecede beş altı konuksever Arvanak kadınıyla beraber oluyorlardı.1506'da Frengi hastalığı yüzünden  '' Tanrı'nın elçisi olduğu ''  hayalleri gören Colombe,bile yerlileri  '' Sevgi dolu insanlar '' olarak tanımlıyorlardı.Colombe ve adamları ,bu karşılıksız ve hak etmedikleri misafirperverlikten sonra,1493'te kaçırdıkları birkaç Avarak'la Ispanya'ya geri döndüler.Denizcilerin çoğu yolculuk sırasında lekelerden,baş ağrısından ve tuhaf yaralardan şikayet etselerde,bunları ağır denizlere yoruyorlardı.Colombe Sevilla limanına demirlemeden önce,hastalık  muhtemelen sakin dönemine girmişti.Amiral,sponsorlarını korkutmamak için notlarından hastalık tan hiç söz etmez..Altı denizcisi ve hayatta kalan latı Aravak'la keşiflerini açıklamak için Barcelonaya doğru yola çıkar.Uğradıkları her kasabada,insanlar Kolomb'un cesur denizciliğini  ve inanılmaz  maceralarını ,büyük şölenler ,partiler ve cinsel çılgınlıklara kutladılar.Colomb'un denizcilerinden biriyle ya da dost Aravaklardan biriyle beraber olmak,Yeni dünyayı keşfetmek gibiydi.

Ispanyol Hekim Ruy Diaz de Isla'ya göre,frengi Colombe ve Adamlarının gittiği her yerde onları izledi.İlk büyük salgın 1493'te Barcelona'da patlak verdi.Hastalığı kaydeden Diaz de ısla,yeni bir hastalığı görür görmez tanıyacak yetenekteydi..XV yy in en yetenekl doktorlarından biri olarak yirmi binden fazla frengiliyi ve Colomb'un aralarında Nina'nın kaptanı Vicente Pinzon'un da olduğu bir kaç denizciyi tedavi etti.Salgınları izledi ve birinin,Amiral'in denizcilerinin  enfeksiyonlu giysilerini yıkadıkları bir halk çeşmesinden yayıldığını ortaya çıkardı.Diaz de Isla daha sonra hastalığı '' Espanola Adası'nın Yılan hastalığı '' olarak adlandırdı.Çünkü çirkin bir yılan gşibi '' eti yarıp bozuyor ,kemikleri kırıp çürütüyor,sinirleri çatlatıp kasıyordu '' .

De isla ,hastalığın üç safhasını tanımladı ve hastalara modern bir reçete verdi.Cinsel ilişkiden uzak durun,temizliğinize dikkat edin ve iyi beslenin.Diaz de Isla,hastalığı '' beş yıl ya da daha fazla süreyle '' durdurmanın en iyi yolunun ,ağır bir sıtmaya yakalanmak  olduğunu fark eden ilk hekimdi.1530'lu yıllarda,Avrupa'da yüz ya da daha az ,insanın  yaşadığı kasabalarda bile en az on kişinin Espanola yılanına kurban verildiğini öne sürüyordu,

Daha sonraki yıllarda yapılan araştırmalara göre,Diaz de Isla'nın yılan hastalığı konusunda ki tahminlerini doğruladı.Frengi,diğer hastalıkların tersine,arkasında kendi imzasını bırakır.Treponema Pallidum bakterisi tirbuşon'a benzer ( bu nedenler spirochete-burgu - olarak adlandırılır )  ve onun gibi hareket eder.Uzun kemiklere ve kafatasına tirbuşon gibi girer.Tennesse,Virgini ,Alabama ve Arkansas gibi yerlilerin kalabalık halde yaşadığı her yerde ,bilim adına mezar kazanlar ,tamamen hastalanmış,büyümüş ve kalınlaşmış çene kemikleri buldular.Florida'nın çok eski  yerlilerine ait kafataslarında frengi yumurtalarına rastlandı.Ohio ile Misssippi Vadisindeki büyük Toprak İşçilerine ait kemiklerde treponema  nın bütün izlerine rastlanır.Meksika,Peru ve Guatemala'da araştırmalar yapan bilim adamları da frenginin izini buldular.Kurtların yediği kafatasları,şişmiş çene kemikleri ve damağın olması gereken yerde büyük delikler .Diğer iki treponema'da ( pinta ve yaws,ikisi de tropik cilt hastalığı ) aynı belirgin izleri bıraktığı için bilim adamları,Amerşkan yerlilerini ve Aravakları hasta eden treponema'nın cilt temasıyla mı yoksa cinsel ilişkiyle mi geçtiğini anlayamıyordu.Ancak,Colomb'un frengeiyle karşılaştığı yer konusunda şüphe yok.Yenidünya'nın tersine,Avrupa'da Asya'da  ya da Afrika'da 1500 yılından öncesine ait frengi izi bulunmamıştır..

Colomb'un denizcileri  yılmadan çiftleşiyorlardı ve hastalık Napoli'ye 1494'de Fransız Kralı VII.Charles'in ordusunu  karşılamak üzere tam zamanında vardı.Kral Napoli'yi imparatorluğuna katmak istiyordu ve Isviçre,Almanya,Rusya ve Fransa dan  kiraladığı elli bin kişilik paralı asker ordusuyla şehri ele geçirmişti.Olağan  tecavüz ve talan faaliyetlerinin ardından,askerlerini ve sayısız kampçisini Fransa'ya geri çekti.Italyanlar karşı saldıır tehditleri savurunca kral sinirlerine hakim olamadı.Saldırının sonunda Charles Frengi bulaşmış ordusunu dağıttı ve spirochete'yi Avrupa'ya yaymaları için onları evlerine gönderdi.Paris'te terhis edilmiş hasta askerlerin görüntüsü fransızların midesini bulandırdı;kavun büyüklüğündeki '' İçlerinden lanetli ve enfeksiyonlu çamurlar sızan '' yaralar karşısında dehşete kapıldılar.Voltair '' Fransa bu savaşta kazandıklarının hepsini kaybetmedi .Hastalığı elinde tuttu ' diyordu.

Napoli savaşını zührevi etkileri,kısa sürede tüm dünyada duyuldu.Bu arada her ülke hastalığın yayılmasında komşularını suçluyordu.Her ülke,gelişen yurtseverlik duygularıyla isim yarışına katıldı.Italyanla ona '' Fransız hastalığı ' adını verdi.Fransızlarda '' Napoliten hastalığı '' dediler.Portekizliler '' Kastilya hastalığı ' dediler.Hindular frengiye Frenl ( batı hastalığı ) adını verdiler.Iranlılar Türk hastalığı derken ,Türkler Hristiyan hastalığı  dediler.Çinliler ,Portekizlilerin hastalığı bulaştırdığı şehrin adını verdiler '' Canton'un yarası '' 

Sıkı bir gezgin olan  Ispanyol tarihçisi Gonzalo Fernandez de Oveido y Valdes ,bu boş konuşmaları ne zaman duysa gülmekten katılırdı '' Italya'dayken ,Italyanların Fransız hastalığından bahsetteiklerini duyduğumda gülerdim.Fransızlar da ona Napoli hastalığı derdi : aslında,yerlilerin hastalığı  deselerdi daha iyi bir isim bulmuş olurlardı ''

Hieronymus Fracastorius 1530'da bahtsız çoban Syphilus hakkındaki şiirini yazmadan önce,kimse hastalığa 'Syphilus ' adını vermemişti.Bu,tıp  tarihinin en ünlü metinleriden biridir ( Fracastorius  ilerde önemli şeyler yazacağını biliyordu;bebekliğinde annesinin kollarındayken aniden şiddetli bir fırtına çıkmış ve annesine bir yıldırım çarpmıştı.Tek kurtulan  Fracastorius olmuştu ) .Şiir,frenginin tüm belirtilerini ve ölümcül hastalıkların  en beklenmedik  anda ortaya çıkıp yok olma huylarını anlatıyor..Fracastorius'a göre çoban  ' tarifsiz hastalığın ' ilk kurbanıdır.Syphilus,sığırlarını öldüren dayanılmaz sıcak yüzünden  güneşe lanet edince,tanrılar kendini bilmez çoban'a bol miktarda hastalık gönderir '' Ey ! Syphilus ! 'Bütğn bunlar Batı Hint adalarında Ispanyolların gelişinden önce olmuştu.Fracastorius,bu şiirin ardından yine frengi üzerine, De Contagionibus adlı çarpıcı bir eser daha yazdı.Syphilis adı doktorların Latin tınısından ötürü rağbet ettikleri 19 yy kadar pek ilgi görmedi.

Frengi,1500 lerde kurbanlarına bugunkünden çok daha vahşi davranıyordu.Avrupalılar tanımadıkları mikroba karşı çok az direnç gösterebildirler,frengi de elinden geleni ardına koymadı.Ancak,Eskidünya'da bazı alışkanlıklarını değiştirmek zorunda kaldı.Rutubetli ve sıcak  Espanola'da  çıplak Aravaklar treponema'nın cilt temasıyla yayılması için gayet elverişli birer ev sahibiydiler.Avrupa ise çok daha soğuktu ve Avrupalılar çok daha iyi giyiniyordu.Ince ve Narin spirochete'ler  hayatta kalabilmek için bulabildikleri en misafirperver çevreye göçtüler ;Avrupalıların  cinsel organlarına . Avrupalıların kaydettiği,ilk hastalık belirtileri ,ağızda  ya da cinsel organlarda çıkan yaralardı ve bunları kızarık lekeler,eklemlerde ağrılar ve vücudun her tarafında yumurrta  ya da ekmek somunu kadar büyük olabilen yapışkan tümörler  izledi.Bazı durumlarda mikrop,insanların dudaklarını ,burnunu,boğazını ve bademciklerini yiyerek yüzlerini ' igrenç damlalarla ' doldurdu.Erkeklerin şişmiş ve çürümüş yumurtalıklarının düşmesi olağandı.

Fracastorius,hastalığı şöyle anlatıyordu : Eklem yerlerindeki etlerin soyulduğunu,kemiklerin yerinden çıktığını gördük ; yüzde iğrenç delikler oluşuyordu,dudaklardan ve boğazdan zayıf bir hırıltı çıkıyordu '' Hastalığın bugünkü yavaş ve iyi huylu seyrinin aksine,XV yy frengisi sağlıklı bir insanı  bir kaç hafta içinde bir cüzzamlıya çevirir ve bir yıl içinde mezara götürürdü.

Alman soylusu Hümanist Ulrich Von Hutten,günlüğünün tamamını hastalığın belirtilerine ayırmış,yaşamının  yarısını hastalıktan kurtulmaya çalışmakla geçirmişti '' Meşe palamutu iriliğinde,yaklaşanların  kendilerini hastalandı. sanacağı kadar iğrenç kokulu bir madde salgılayan çıbanlardan bahis ediyordu.Günümüzde,erkek frengi hastalarının çoğu penislerinde,dillerinde  ya da anüslerinde çıkan bir yaradan başka bir uyarı almıyor; kadınlardaysa hastalığın erken teşhisi daha da zor.

Avrupalılar  Fransız hastalığından çok korkuyorlardı.Insanlar,yaygın bir selamlaşma olan öpüşme yoluyla ya da aynı bardağın kullanılmasıyla hastalığı kapıyorlardı.Almanya ve Isviçre de  frengililerin hanlara, hamamlara  hatta cüzzam kolonilere girmeleri yasaklanmıştı.1495 te Alman imparatoru Maxmilian '' zalim hastalıkla ' iligi çıkardığı kanunda,Tanrının  yeni hastalığı çok fazla küfür ve lanet eden insanları cezalandırmak  için gönderdiğini  açıkladı.Üzerlerinde frengi yaraları görülen çocuklar,küfür ettikleri varsayılarak dövüldü.Paris'te yetkililer hasta yabancılara dört sous (  5 centime değerindeki para birimi )  verdiler ve bir gün içinde şehri terk etmelerini emrettiler,yoksa idam edileceklerdi.Ayrıca Frengililerin evden çıkmaları yasaklandı. 1497 de Iskoçlar Edinburgh'lu  frengililere  iki seçenek tanıdı '' Ya tanrı sağlıklarını verene kadar '' ınch kenth adasına gideceklerdi ya da kızgın demirler dağlanacaklardı.Hastalara en merhametli şehir Frankfurttu.Hastalara ücretsiz tedavi sağlandı ve tedavi sırasında vergiden mufa tutuldular.Bu tutumun nedeni şehrin önde gelenlerininde hasta olmasıydı.

Günümüzün Tıp insanları cinsel temasla geçen hastalıklar olarak adlandırıldığı zührevi  ( venereal ) hastalıklar,bu ado Roma'nın ünlü Tanrıçası Venüsten alırlar..Venüs güzelliği,aşkı,erosu içiki ve aldatmayı bir arada barındıran bir Tanrıça idi.Bu hastalıkların tarzı Venusun hoşuna giderdi.Frenginin Avrupa'yı bu kadar hızla doldurmasını  muhtemel nedeni,bel soğukluğu,klamidya,uyuz ve büyük boyutlarda siğillerinin Ortaçağ cinsel organlarındaki hakimiyetiydi.Bir de bunun nedeni Uyuz  ve onun sonucu olan yaralardı.

Eski zührevi hastalıklar ,örneğin bel soğukluğu ve klamidya,aşırı yanmaya yol açmış,doğurganlığı önlemiş olsa da,hastalıklarının doğasını çok genç fark eden Ortaçağ yetişkinleri arasında pek korkuya neden olmadı.Chaucer ile Boccaccio'nun  müstehcen hikayelerinde anlattıkları gibi,Ortaçağ'da cinselliğe karşı rahat,hatta alaycı bir yaklaşım söz konusuydu.Her tür sevişme biçimi,şidet içersin ya da içermisin yaygındı.Evliliğin geç yaşlarda yapıldığı bir toplumda,genç erkeklerin çoğu işsiz ortalıkta dolanıyordu.Genç erkeklerin kıskançlığı ve ıstırab,birçok şehirde tecavüzü yaygınlaştırdı.Dijon'da yaşları yirmi dördü geçmeyen  erkeklerin oluşturduğu çeteler,her yıl yirmi kadar kadına tecavüz ediyordu.Hizmetçi kızların,genç dulların ve rahiplerin  sevgililerinin oldukları evlere daldılar,onları taciz ettiler.Dijon da pek çok erkek bu olaylara karıştı.

Hepside yaşıl ve evli erkekler olan kamu yetkilileri ,karılarını korumanın  ve tecavüzleri sona erdirmenin en iyi yolunun genelev açmak olduğunu düşündüler.Bu evlerin bazıları küçük,dört odalı klubelerdi.bazıları ise 20 odalı olabiliyor,hatta dev bir bloku kaplayabiliyordu.Ozellikle rahiplerin çok olduğu şehirlerde büyük evler vardı.Evli erkeklerin gitmediği düşünülen genelevler,bekar erkeklere lisanslo bir fahişetle ucuz,iyi cinsel ilişki sunuyordu.Genelev sahibi ise parayı sattığı yiyecek ve içicek ten kazanıyordu.Frengi gelene kadar Gelenev işletmek ayıp ve günah değildi.

O dönemde Genel hamamlarda  çok ilginçti.XIII yy da Romalıların  hamam geleneği Avrupa'da kısa bir süre için yeniden canlandı.1387 de Frankfurtta Main kıyısında en az on beş hamam vardı.Viyanda ise yirmi dokuz.Tarihçilere göre Pariste o kadar çok hamam vardıki,Fransızlar bugunden daha temizdi.Şehirlilierin yoksulları ,kirlerinden ,pirelerden ve bitlerden kurtulma imkanına o kadar çok önem veriyorlardıki hamam paraları için dileniyorlardı.Bu hamamlar aile için olduğu kadar Cinsel buluşmalarında olduğu bir yerdi.

Hamamları popüler kılan sağlıklı eğlence,temiz keselenme ve enerik çiftleşme ,frengiyle birlikte aniden sona erdi. Hamamları ya yetkililer kapattılar ya da insanlar hastalık korkusuyla hamama gitmemeye başladı.XVI.yüzyılın sonuna gelindiğinde tüm genel hamamlar yok olmuştu;hastalığın gölgesindeki Avrupalılar  üç yüz yıl boyunca kir,bit ve tifüse katlandılar.Insanlar yıkanmak yerine parfümler sıkındılar ya da pahalı giysileri kirlenmesi diye iç çamaşır giydiler.Yarı berber yarı cerrah haline gelen hamam sahipleri,işyerlerini eski müşterilerinin frengisinin tedavi edildiği yerler dönüştüler.

Hekimler,frengili hastaları,tedavi etmek istemedikleri için bu alt sınıf müdahalesini memnunlukla karşıladılar.Veba ve diğer bilinmedik salgınlarda olduğu gibi,frengiden uzak durdular.Tıp kitaplarında  bulamadıkları bir salgın karşısında çoğu, ''  vücudun en bayağı ve utanılası yerinde ortaya çıkan '' bu hastalıla işlerinin olmadığını,söyleyerek  kapılarını kapadılar. 1532 de Metz li bir hekim,bilgili meslektaşlarının ,yoksulları tarlalarda ya da ormanlarda  ateşler içinde ölüme terk ettiklerini '' bilgilerini ve deneyimlerini hastalardan esirgediklerini '' itiraf etti.Doktorların bu umursamazlığı üzerine,frengililerin tedavisi berberlere,cerrahlara ve şarlatan doktorlara,sahte ilaç ve cıva satıcılarına kaldı.Bu frengi uzmanları,tedavilerinde cıva kullandılar,çünkü  uyuz ya da cüzzam gibi cilt hastlalıklarının  tedavisinde uzun süredir cıva kullanıyordu.Bu mantık cıvanın etkili güvenli bir ilaç olmasını sağlamadı,ama onu kitleler ve küçük insanlar için tek tedabi haline getirdi.

Berberler ve şarlatan hekimler,zehirli metali iki şekilde kullandılar: Merhem olarak ve buharından yararlanarak  cıvayı ,demir  bir havan içinde domuz yağı,taze tereyağ,sirke,sakız,neftyağı ve sülfür ile karıştırıp,elde ettikleri merhemi,genellikle kemiğe kadar inen açık yaralara sürdüler.Her hekimin ve cerrahın farklı bir reçetesi vardı;kimileri  merhemlerine canlı kurbağalar,tavuk kanı,yılan zehiri ve insan eti ilave ediliyordu.Berber ya da Cerrah,cıvalı merhemi sürdürdükten sonra hastayı havlu ya da battaniyelerle sıkıca sarıp çok sıcak bir odaya,küvete ya da fırına sokuyordu.Hakim görüşe göre: ' şeytani salgılar ' vücuttan ancak,ağızdan salya gelmesi ve aşırı terlemeyle atılabilirdi.( Ağızdan salya gelmesi,kanda aşırı cıva biriktiğinin belirtisidir ).Bazı cerrahlar ilk gün 2272 lt salya çıkması gerektiğini söylerken,bazıları da doğru tedavi için 28 ya da 30 günlük  bir cıva kürünün ardından 50248 kilo salya çıkması gerktiğini öne sürüyorlardı.Hastaların bir çoğu bu miktarda salay çıkartamadan öldü.Yaklaşık yarısı kalp yetmezliğinden ,su kaybından ,nefessiz kalmaktan ya da doğrudan  cıva zehirlenmesinden öldü.Bir çok frengili bir ya boyunca  cıva buharı koklayarak  pişmektense intiharı tercih etti.Ulrich Von Hutten,mucizevi bir şekilde on kürden sağ çıkmayı başardı,ama kendisinin bir istisna olduğunu itiraf etti.Yine de 45 yaşında frengiden öldü.,

Cıva tedavisinden geçmiş bir frengili oldukça kılıksız bir görünüşe sahipti.Dişleri ve saçları dökülmüş olur,hasta bir köpek gibi ağzından salyalar akardı.Frengili ve cıvalı olanların kanlarındaki bütün kırmızı hücreler ölüyordu;yediklerini sürekli kusuyor,derin bir bunalıma giriyorlardı;böbrek ve karaciğerleri  iflas ediyordu.XVI yy da birinin frengidenm, yoksa cıva zehirlenmesinden mi öldüğünü anlamak güçtü.Bu tedavinin canice olduğunu söyleyen bazı hekimler olduysa da,diğerleri  mikrobun başak türlü yok edilemeyeceğinde ısrar etti.Cerrahlar ve şarlatan hekimler,frenginin ' vücüda kirliliğinin ,ruhu da günahlarının cezasını veren ilaç olmaksızın '' asla iyileşmeyeceği sonucuna vermişti.

1500 ler boyunca,zenginler ve soylular cıvalı işkence tedavilerine rağbet etmedi.Yoksullar cıva ile iyileşmeye çalışırken,aristokratlar ahlaki iyileşmenin tatminkar bir tedavi olacağını düşünmedi.Onlar '' eğitimli '' hekimleri ve balgam sökücüler gibi daha ılımlı tedavileri karşılayacak kadar zengindiler.Batı hint adalarından gelen bu sert ve ağır ' kutsal ağaç ' dövülüp sulu bir tertibe dönüştüğünden aşırı terlemeye neden oluyor,ama hiç zarar vermiyordu.Ulrich Von Hutten,çaresizlikten umudu bu ağaçta aradı ve Augsburg lu Fuggerler  ağacı ithal ederek ceplerini doldurdular.Seyyar satıcıların sokaklarda sahte ürünler satmasıyla küçük bir sanayi bile oluşmuştu.Soylular Kutsal ağaç'ı yaralarına sürüp huzurla kokteyllerini yudumlarken,mucizevi agacın dalları,yoksul frengililer önünde dua etsin diye kiliselere asıldı.

Yöntem ister canice ister yararsoz pşsun,tedavi olma talebi o karda yüksekteki,şarlatan hekimler Avrupa çapında büyük iş yaptılar.Hekimlerin hastalara sırt çevirdiği her yerde,şarlatan hekimler cıva merhemleri,yakıları,haplarıyla onlarin imdadına yetişti.Her avrupalı Venus ile beş dakikanın cıvayla bir ömür anlamına geldiğini öğrendi.Her tür tedavi denendi.Kaynamıi karınca yuvası çorbası içtiler,yaralarına solucan yakıları yapıştırdılar.Şarlatan hekimlerin belki de en ünlüsü,Londralı Bay Case idi.Case,bir ilaç firmasının promosyonda uzmanlaşmış iyi bir satış elemanı gibi,Londra şehrinin  her yerinde zekice hazırlanmış '' Hastlara müjde ! ''  diye başlayan broşürler ve el ilanları dağıttı.İlaçların reklamında başarılıydı.'' Venus'un soyundan gelenler .Dr case başvurur bir kutu ilaç alır ve kurtulurlar '' Çok hap sattı ve zengin oldu.

1550 lerin sonunda frengi hızını büyük ölçüde  kaybetti ve üç aşamalı bir mikrop haline dönüştü.Ortaya çıkışını izleyen iki yüz yıl içinde Büyük taklitçi olmuş,teşhisi daha da zorlaşmıştı.Uzun ömürlü bir hale gelen  treponema ,gençlik döneminde yaralar ve şişmiş lenf bezleriyle ,orta yaş döneminde eklem ağrıları ve boğaz şişmeleriyle,yaşılık döneminde delilik ve kalp krizi olarak kendini gösterdi.Hastalıkla elli yıl birlikte yaşayan frengi hastalarının çoğu kör oldu.1880 li yıllarda hekimler bakteriyel safari ilişkisini fark ettiler  ve herpes hastalığı olan erkek yada kadınların frengiye yakalanma şansının yüksek olduğunu açıkladılar.

Frengi XVI yy da her türlü insanla karşılaştı.Rahibeler,Rahipler,haremağaları hatta papalar bile frengiye yakalandı.Köylüler,dilenciler  ve Krallar da.Püritenler arasında,Papa II Julius'un frengiden çürümüş olduğu için başparmagünü kimseye öpturmediği dedikodusu yayıldıçÖpüşme gibi eski selamlaşma biçimleri bırakıldı;;insanlar karşılaştıklarında ek sıkışmakla yetindilerç.

Cinsel ilişki frengiden sonra doğallığını yitirdi.Erkekler  kadınlara,kadınlarda erkeklere kuşkuyla bakmaya başladılar.Cinselliği yaşamaktan çok düşünmüş olan DH Lawrence ,hastalıktan duyulan '' mutlak gizli dehşetin ' Ingiliz,Ispanyol ve Amerikan düşüncesinden  ' tarif edilmez bir etkisinin ' olduğunu ileri sürer.Korku hiç bir zaman hastalığın,yayılmasını durduracak kadar büyük olmadı ama çok gerçekti.Doğurmanın güzelliği,deliliğin,felcin ve gerizekalı çocukların olduğu bir gelecek duygusuyla lekelenmiş cinsel hayata '' korkunç bir darbe ' inmişti.Frengi sonrasında,Lawrence ,Chaucer'in müstehcen  hikayelerini naif,babalığıysa son derece tehlikeli bulmaya başladı: '' Püritenciliğin yükselişinde,Kral Charles'ın kafasının kesilmesinde ve New England kolonilerinin kurulmasında,cinsellik ve üremeyle ilgili imgeleme hakim olan dehşet unsurunun hiç değilse  kısmen payı vardır.Eğer Frengiyi gerçekten Amerika gönderdiyse,püritencilikle birlikte onun dehşetini geri almıştır.

Frengi dehşeti en çok erkeklerin düşüncelerini etkiledi ve fahişeler zulüm edilmesine yol açtı.Hastalığı taşıyıp yayanlar evsiz erkekler olsa da,evsiz ya da çalışan kadınlar hastalığın deposu haline gelmişlerdi.Hastalıktan önce St Augustine gibi saygıdeğer filozoflar fahişeleri,kanatlarıyla diğer kadınları '' şehvetin tahrikinden '' koruyan melekler olarak görüyorlardı.Ama frengi ortaya çıkar çıkmaz,ahlak bekçileri bu korumadan mahrum kaldılar.XV yy da bir Papa 6000 fahişeyi  Roma dan sürmeye kalkıştığında halk ayaklandı.Yerel yetkililerinden genelevlerden gelecek vergilere ihtiyaçları vardı.Fransa kralı IX Louis bütün fahişeleri sınırdışı etmeyi denedi,eğer başarsaydı Soylularıda kaybedecekti.1635 yılında  Fransız yönetimi,fahişelerin ' kamçılanmalarını,saçlarının tıraş edilmesini ve yargılanmadan sürgüne yollamasnın ' buyuran bir yasayı kabul etti.XVIII yy da polis,fahişeleri düzenli olarak  toplayıp zorla tedavi için hastahanelere gönderdi.Zorlu tedavinin ardından,hemşireler ve doktorlar,hastalandıkları için fahişeleri dayaktan geçirdiler.Oysa aynı muamele erkeklere yapılmadı.

Frenginin gölgesi modanında üzerine düştü.Hastalar kaşları,bıyıkları ya da saçları frengi yüzünden dökülmesede ,bunu cıvanın yapacağını öğrendiler.Saç ve sakal kaybı,frengililer arasında ' parlak başlar ' alt salgınını yarattı;bu da Fracastorius'un dediği gibi erkekleri gülünç duruma düşürdü.Ayrıca frengi taşıyan biri kolayca ayırt edildiğinden,aşk hayato mahvoluyordu.Sonuç olarak peruk takma alışkanlığı,ilk kez Fransa da 1570 lerde ortaya çıktı ve 1600 larda bir moda halini aldı.Peruktan önce ,dazlaklar başlarına gece takkesi,takma saçlı şapkalar  ya da asılmış bir adamın kurumuş kellesini andıran ' kelle örtüsü ' takarlardı.Peruk,bu acınası örtülerin  tersine,frengili  erkek ya da kadınların durumlarını utanç duymadan  gizlemelerini sağladı.Saçları ve kaşları  spirochete'ler yem olan Kraliçe I.Elizabeth'de ,Iskoç kraliçeside peruk taktı.Fransız devrimine kadar peruk,aristoraksinin resmi işareti ve hastalığı saklamanın en iyi yolu oldu.

Bir süre sonra peruklar türlü biçim ve bedende üretilmeye başlandı: Karnabahar,Kara çizik ,Üç sıra,Yaban domuzu sırtı,Dişi Ejder,Kısa kuyruk,geniş taban.Yargıçlar ve Avukatlar başlangıçta frengi yüzünden takıldığını unutup bu sonuncusunu hala kullanırlar.Frengi hastalarını kanatıp cıvayla ovan  berberler,perukları imal ediyor,bakımınıda yapıyordu.Insan saçından,at kılından,inek kuyruğundan,Afrika koyunlarının yününden ya da beyaz keçi kılından yapılan perukları sürekli bitlerden temizlenmeliydi.Peruğun pudralanması içinde hafta da birkaç kilo un gerekiyordu.Aşk maceralarının etkilerini gizlemek için peruk takan rahipler bazı beyefendilerin kiliseye yaptıkları yardımlarından daha fazlasını perukların bakımlarına harcamalarından şikayetçiydi.Prenslerin,din adamlarının ve frengililerin perukları konusunda kaygıladıkları tek dönem bu salgın dönemiydi.

Sağlığından kaygı duyan beyefendiler,perukların yanı sıra '' zırh ' da giydiler.XVIII yy boyunca erkekler,günümüz aşıklarını sadakatıyla ' cumdum kalkanları ' ve ' makineler ' kuşandı.James Boswell güçlü bir ' neşeli genç kızla ''  '' güvenli bir şekilde kılıflanmadıkça ''  ya da '' tepeden tırnaga  zırha girmedikçe beraber olmuyordu.Kazanova da benzer önlemler aldı ve düzenli olarak Ingilizlerin icat ettiği küçük koruyucu torbaları kullandı.Onlara ' Ingiliz ceketleri '' adını verdi.Onları takmadığı zaman frengi ya da bel soğukluğu kaptı.

Prezervatifib icadı Doktor ta da Albay Condom'a atfedilse de,ünlü mucidin çeşitli hayat hikayeleri vardır.Bir çok kaynak,onun hayat hikayesini farklı şekillerde anlatır.Adını yüz farklı şekilde yazar,dört muhafız birliğinden birinde görev yapmıştır ya da II.Charles'in doktorudur.Kullanışlı deri torbalarını  1660'ta icat etmiş  olabilir ya da sadece kılıfların malzemesini değiştirerek  sert keten yerine yumuşak balık derisi ya da koyun bağırsağı kullanmıştır. Kral II .Charles 'ın gayri meşru çocuklarının sayısını azaltmak için bu keşfi satın aldığı söylenir.Bazı kaynaklarda Condom'un mucit falan olmadığını '' kasabanın kızlarına '' zırh satan bir sokak satıcısı olduğunu belirtir.Icadın müstehcen şöhreti nedeniyle,Condom adını değiştirmiş ve utancından ortadan kaybolmuş olabilir.

Bununla birlikte,Ingiliz ,icadının amacı hakkında b,r kuşku yoktu.Torbalar sağlık için koruyucu hastalık içim de önleyici işlevi görüyordu.Dükkanlarda adı ' güvenlik tamamlayıcısı ' idi.Hekimler bile ' çapkınlarımızın bulduğu belkide tek ve en iyi koruyucu '' olarak Condom'ı tavsiye etti.1750 lerde alet o kadar popüler hale geldiki şairler ona şiirler yazdı.Londra kahvelerinde hekimler ,çapkınlar ve aristokratlar bu keşfi yere göğe sığdıremıyorlardı.Ancak bu mutlu havayı paylaşmayanlarda vardı.Iskoçlar 1700 lü yıllarda Ingiliz parlamentosy ile birleşmeye karşı çıktılar,çünkü bu yakınlaşmanın  ülkelerine comdom'ı ve günahkarlığı sokacağını düşünüyorlardı.Din adamlarıysa Condom'un,ahlak bozucu etkisinin yanı sıra gebeliği önleme özelliğinden korkuyorlardı.1826 da Papa XII Leo,'' Günahkarları,günahı işledikleri uzuvlarından vururak cezalandıran İlahi takdire  karşı çıktığı '' gerekçesiyle icadı yasakladı.Katolik kilisesi hala kaldırmadığı yasakla,bugun terponema'nın ruhunu ve üremenin kutsallığını korumaktadır.

XVIII yy da prezervatif ile peruk,Avrupa'nın frengili aristokratlar için vazgeçilmez birer ihtiyaçtı.Ancak saray ve soylular aşk hayatlarına devam ediyordu.Bütün bu karmaşık cinsel ilişkiler ve flörtler soyluları mutlu ya da sağlıklı yapmadı.Fransa kralı I.Francois  frengi idrar torbasında üç delik açıncaya kadar herkes kadar çapkındı.Ingiltere Kralı VIII Henry nin frengiye meydan okuması Tudor hanedanın sonu oldu.Rusyanın korkunç Ivan'ı ,Çok sayıda düşmanını haşlayarak,yakarak ,kamçılayarak  ve şişleyerek şanına  yaraşır bir hayat sürdü.Ama treponema onun bu çılgınlığına,bir satranç oyununda beynini durdurarak son verdi.Fransız devriminden önce tüm aristokrat erkekler frengiliydi.

Soylulardan sonra frenginin en iyi müttefikleri tüccarlar ve askerlerdi.Kadınsız erkekler,özellikle top ateşi,miğfer yarası ya da tifüs nedeniyle her an ölümle burun buruna olan erkekler,genel olarak normal cinsel sorunlara  ya da hastalıklara aldırmıyordu.Aç,açıkta ve kendilerini koruyacak erkekleri olmayan kadınlarda aldırmıyordu.Wallenstein ile Napoleon'un muhteşem orduları  Avrupa'yı,peşlerinden eşlerden,fahişelerden ve çocuklardan oluşan bir kalabalıkla dolaşmıştı.Yetkililerin,bu kamp sakinlerinin askerlerle birlikte ilerlemelerini yasakladığı 1850 lere kadar,bu kadınlar yemek pişirdi,dikiş dikti ,çamaşır yıkadı ,erkeklerine baktı ve savaştı.Evsiz ve geçici askerler,frengiyi kamplara silah gibi taşıdı ve ' mutlu hastalık ' hakkında,savaşın bir parçasıymışcasına şakalar yaptı.Bana güvenin diyordu Voltaire '' 30 bin asker aynı sayıda düşmanla meydan savaşına girerse,iki tarafta da 20 bin kişi frengi kapar ''

Bir ordunun savaşma yeteğini felç edebilecek güçteki Frengi,kısa sürede bir biyolojik silah haline geldi.Ingiliz ve Fransız orduları,V Philip'in Madrid'de kuşattığında ,kral şehrin açlıktan kırılan fahişelerinin  düşmanla yatmasını memnunlukla izledi.Gerçi askerlerin yarısı frengi kapmıştı,ama Philip  hastalığın bütün işi bitirmesini bekliyordu.sonuçta Madrid 1706 da düştü.Prusyalılar da 1871 de Paris'i işgal ettiklerinde benzer biyolojik direnmeyle karşılaştı; Fransız yetkililer hasta fahişeleri  tedavi etmeye son vermişlerdi.Ancak Frengi çoğu ordı için her zaman kendi kendine bulaşan bir hastalık oldu.1860 larda  Ingiliz askerlerini hastahanelik eden hastalıkların başında frengi geliyordu.Her güm 60 bin kişilik ordudan 586 asker ,baş ağrıları,şişmiş eklemler ve yara dolu ağızlarla yatağa düşürüyordu.Frengililerin tedavisi de asker başına 100 poundluk bir maliyeti buluyordu.Birinci dünya savaşı sırasında hastahane ziyaretlerinin yaklaşık üçte birinin nedeni frengiydi ve yaklaşık yarım milyon Ingiliz askeri hastalığa yakalandı.Uygun barınma koşulları,iyi bir ücret be su ile sabun,treponema'nın ölümle yüz yüze evsiz erkeklere olan tercihini,tamamen önlemesede zayıflattı.

Avrupanın soyluları frengiden deliye dönerken,hastalık kıtanın doğmakta olan orta sınıflarının  frengiye karşı erdemli bir seçenek niteliği kazanmasını sağladı.Hiçbir hastalık sınıf farklılıklarını ve değerkeri frengi kadar iyi tanımlayamamıştır.Aristokratlar birbirlerinin metresleri hakkında dedikodu yaparken,tüccarlar ve kamu görevlileri eşlerinin hatırını soruyordu.Evlilik sadakati krallara saçma gelmiş olmalı ama bankacılar ve muhasebeciler için evlilik adeta vergisiz ticaretti.

XIX yy daki orta sınıf zaferinden sonra,frengi ahlaki yozlaşma işareti haline geldi.Kalıtımsal frenginin keşfi,hastalığın gerek toplumun gelişmesi gerekse aile yaşamı için bir tehdit oluşturduğu inancını güçlendirdi.Soylular ne kadar günahkarsa o kadar iffetli olmaya çalışan Viktoryenler ,frengiyi öylesine korkunç buluyorlardır ki onun hakkında konuşmaktan vazgeçtiler.1920 lerim ve 1930 ların sağlık kampanyalarına kadar,yaklaşık elli yıl boyunca,Ingiliz ve Amerikan gazetelerinde fremgi kelimesinin  kullanılması yasaklanmıştı.Frengiye savaş açmış biri olan Prens Morrow '' Zührev, hastalıklarından ulu orta bahsetmek,kişisel olarak onunla tanışmaktan daha büyük bir değer ihlalidir '' diye düşünüyordu.

Frengi uygarlıklarda her zaman kendine yer buldu ;çünkü uygarlık onu barındırmaktan hiç vazgeçmedi.Treponema'nın evsiz insanlara,avare denizcilere ve yatak düşkünlerine ihtiyacı vardır,tarih de bu grupları düzenli olarak üretir.Frengiyi yeni dünya dan bekar erkekler getirdi ve onu yayanda bekar erkeklerdi.Akıldan çok boş zamana sahip olan aristokratlar,frengiden sonra cinsel devrimlerin biyolojik sonuçları olacağını kanıtladılar.Göçmenler,köleler ve topraklari işgal edilmiş halklar,her zaman treponema  için kolay av oldular ,çünkü evsiz,yurtlarından  edilmiş ve ruhen çökmüşlerdi.Bugün siyahlar ve Amerikan  yerlileri arasında görülen yüksek frengi oranı,köleliğin Afrika ailesini parçalayışının ,çiçek işgalinin yerli kabilelerini yeniden düzenleyişinin anısıdır.

Teknoloji ya da kapitalizm ne zaman aileleri parçalasa,frengi ya da diğer zührevi hastalıklar sırtlan sürüsü gibi saldırır.Genel olarak bakıldığında frengi,insan politikalarının,ekonomilerinin yada savaşlarının evsiz ve mutsuz bri çok erkek ve kadını bir araya topladığı yönünde bir işaret yada uyarıdan başka bir şey değildir.

Bu grupları frengiden temizleme kampanyaları hayli yaratıcıydı.Birinci Dünya Savaşı sırasında,Amerikan donanması gemilerdeki tüm kapı tokmaklarını kaldırdı,kapı tokmaklarını  hastalığı yaydığı düşünüyorlardı.İkinci dünya savaşında ,yetkililer '' kösele salgınbilimi '' uyguladıkları  ve kaynagi bulana kadar denizcileri hasta dostlarını izlediler.Korkutma kampanyaları devam etti ama iki çözüm eksikt, '' Prezervatifler ve çok eski bir adet olan temizlenme,1940 larda bir çok doktor ,penisilini,frengiyi yok edecek mükemmel bir silah olarak tanıttı.Ilaç işe yaradı.The American Journal  of Sphyilis ve birçok halk sağlığı kampanyası 1950 lerde işsiz kaldı ama frengiinin kökü  kazınamadı.Dayanıklı hastalık,halk sağlığı ilminde '' başarıdan yola çıkarak başarısızlık yasaları''nın keşfini sağladı : Bir hastalık kontrol programı,nihai yok etme hedefine doğru yaklaşırken,yok olma ihtmali daha yüksek olan programdır,hastalık değil ''

Voltaire 'in de,Fracastorius'un da salgınlar hakkında öğrendiği şeylerden biri,bir nehir gibi bir yükselip bir alçakdıklarıydı.Voltaire,salgını yok etme konusunda devrimci hayallere sahipti ama Fracnastorius  ihtiyatlı bir salgınbilimci olarak daha bilgiliydi.Ölümcül salgınların kendi ritimleri ve takvimleriyle hareket ettikleri sonucuna vardı ve ' yeni ve alışılmadık hastalıkların belirli zamanlarda ortaya çıkmasının '' çiçeklerin baharda açması kadar normal olduğunu söyledi.Filozof hekim frengi çekip gitsede ,torunlarımızın  onun yeniden dirilişini göreceğini öne sürdü.Salgınların cıva benzeri alışkanlıklarına saygı duyan Fracastorius,cinsel yaşam var oldukça zührevi hastalıkların hep varolacağını farkındaydı.

Bugün Fracastorius'un kim olduğunu bilen pek az kimse olmasına rağmen,frengiyi ,uygarlığın sadık çobanını  bilmeyen denizci,asker ve evsiz sayısı çok azdır.Fracastorius bugün yaşasaydı,bu gerçeklikler karşısında  yılgınlığa kapılmazdı.Kehanetlerini de değiştirmezid.Her frengibilimci gibi,hastalığın ancak,uygarlığın onu yatağına almaktan vazgeçtiğinde yok olacağını biliyordu.
















Sunday, May 19, 2019

ISTANBUL BOĞAZININ TEK ADASI

Istanbul boğazının tek adasının hikayesini anlatmak istedim.Hergün gördüğümüz ama dikkatimizi çekmeyen bu adanın ilginç bir hikayesi var.

Fatih Sultan Mehmet'in tezkirecibaşısı  Osman Efendi tarafından yaptırılan çeşmenin  suyu günün birinde durup dururken kuruduğu için.Bu çeşmenin  bulunduğu semt de halk arasında '' Kuruçeşme '' adıyla anılmaya başlamıştı.O gün bugündür semtin adı hep aynıdır.

Ve Kuruçeşme adıyle anılan bu semtin kıyılarından 300 metre kadar uzakta güzeller güzeli  Bogaziçin tek adası.Daha doğrusu  adacığı bulunur.Bugün bu adacık Galatasaray adası olarak anılıyor.

Bogaziçindeki bu tek ada yavrusunun resmi kayıtlardaki eski adı '' Sarkis bey adası '' olarak geçer.Sarkis bey,Kuruçeşme açıklarında denizin ortasında gelişi güzel bir vaziyette çıkan birkaç  kaya parçasını ada haline getiren kişidir.Istanbul'u birbirinden güzel sayısız eserlerle süsleyen bu zat,kendisine de,tüm ustalığını kullanıp işte bu adacoğı yapmıştı.Sonra da bunun üzerine kendi zevkine göre bir ev yapmıştı.Ada nın boğaza bakan tarafında ,iki katlı,beyaz boyalı bir konak yavrusu olmuştu.Bu,ayrıca adanın Marmara'ya bakan tarafına doğru da tek katlı ve yine beyaz boyalı ahşap bir de ek bina da yapmıştı.

Sarkis bey Istanbulda pek çok binaya imza atmış,saray başmimari idi.Beyletbeyi sarayı,Çırağan saray,Yildiz sarayı,Baltalimanı sahil sarayı,Ayazağaı kasrı,kalender kasrı,Kağıthane kasrı,Topkapı sarayındaki mecidiye kasrı,Zincirlikuyu kasrı,Taşkışla Maçka Silahhanesi,Aksaray Valide camii,Kağıthana Çağlayan Camii,Yıldız Camii,Çırağan Camii,bugün Istanbul Üniversitesi merkez binası olarak kullanılan Harbiye nezareti binasi,Kasımpaşadaki  Bahriye Nezareti binası,Hereke köşkü, Sarkis Bey ve mensubu olduğu Balyan ailesinin ölümsüz eserlerindendir.

Sarkis Balyan,bu ada köşkü 1880 yılında Paris'tbe döndükten sonra kendisi için inşa etmişti.Daha doğrusu önce denizi üzerine gelişi güzel kaya parçalarından bir adacık yapmış,üzerine de bu güzel köşkü yapmıştı.Saraylar inşa etmiş bir Saray Başmimari  kendisi için yaptığı bu küçücük köşkte de büyük sanatının tüm ustalığını  ve inceliklerini göstermiş ve burayı adete cennetten bir köşe haline getirmişti.....Bu,görenlerin ortak görüşüdür.

Sarkis Balyan ölümüne kadar  burada yaşamıştı.Burada kurduğu atölyelerde çalışmış ve incelemerde bulunmuştu.Hayatının sonuna kadar burada mutlu bir yaşam sürmüştü.Bu büyük mimar 7 Kasım 1899 günü hakkın rahmetine kavuştu.Onun ölümünden sonra bu köşk de canlılığını tamamen yitirmişti.Uzunca bir süre kapalı ve bakımsız kalmış,sonra da varisler tarafından Şirket i Hayriye Dahili Vapur işletmesine kiralanmıştı.

Sarkis Balyan'ın,bakımsızlıktan harap olmuş bu köşk şirket tarafından yıkılmış ve kömür deposu haline getirilmiştir.Şirket bu adaya satın aldığı kömürleri yığmış ve Şirket i Hayriye'nin Bogaz hattında çalışan vapurları kömür ikmallerini buradan yapmışlardı.

Uzun yıllar kapkara bir kömür deposu olarak kalmıştı.Daha sonra Galatasaru Spor Klubu bu adacığa el atmıştı.Klubun bebekteki  denizcilik lokali  belediye tarafından yıkılınca ,Belediyeden yeni  bir denizcilik lokali istedi.Bunun için bu küçük adayı istediler.Uzun uğraşlardan sonra Ada Galatasaray klubunun olmui ve kapkara görüntüsünden kurtulmuş.Bugünkü halini almıştır. Yaklaşık 130 senelik bu ada boğazın incisidir.


BARBAROS HAYRETTIN PAŞA VE FRANSA SEFERİ




1541 yılıydı,Kanuni Sultan Süleyman,Macaristan seferine çıkmış,Barbaros Hayrettin Paşa da 70 kadırga ile onu denizden desteklemek için,Akdeniz'e yelken açmıştı.Karada ve denizde  Türk kasırgasının estiği o şanlı yıllardı.Adriyatik denizinde ikmal güvenliği sağlanmış,Cezayir deki Türk korsanlarının  katılması ile de bütün Akdeniz deki Hristiyan devletlerinin kıyıları,vurularak,karşılarına çıkacak,düşman bulunamayınca Türk Donanması  Istanbul'a dönmüştü.


Türk Donanmasının Akdeniz'den çekilmesini fırsat bilen Ispanyollar,sahillerine devamlı akınlarda bulunan Cezayir'deki Türkleri Imparator Şarlken'e şikayet etmesi üzerine,karada karşısına çıkamadığı Türkler'den intikam almak ve zengin maden kaynaklarına ulaşmak için Afrika seferini başlattı.Andre Doria nın komutasında 507 parça gemi ve 12.000 gemici,20.000 piyade askeri ,5000 süvari ile kendilerine katılan İtalyan,İspanyol ve Maltalı birlikler ve Şövalyelerle Ispanya dan Cezayire hareket etti.Amaç Afrikanın içinde zengin altın,gumus ve degerli taslara ulaşmaktı.Amerika kıtasındaki maden plantasyonlarının bir benzerini yaratmak ve gelir sağlamaktı.Fakat onları Cezayir'de Barbarosoğlu Hasan Bey ( Barbaros'un oğlu ve Turgut Reis'in damadıdır  karşıladı.Emrinde bulunan 600 Türk ve 2000 arap atlısıyla birlikte büyük bir cesaret ve kahramanlıkla karşı koydu.1541 yılının aralık ayında yaptığı ünlü bir gece baskınıyla Ispanyolları  bozguna uğratıp,geri çekilmeye zorlamıştı.Bu maglubiyet Şarlken'i o kadar etkilediki,Afrika macerasından vazgeçmiştir.Bu arada Kutsal Roma Germen ımparatorluğu ikiye ayrılmış.Almanyann başıa Şarlkenin kardeşi I.Ferdinanda Alman Imparatoru olmuş,Ispanyanın başınada Şarlkenin oğlu II.Philippe geçer.

İşte tam o sırada Fransa Ispanya savaşı patlamış,Ispanya bu savaş sırasında Ingiltereden yardım istesede destek alamamıştır.Ingiltere bu savaşta Osmanlı Imparatorluğunun Fransayı destekleyeceğine inandığından Türklere karşı savaşmaktan çekiniyordu.Üstelik,Osmanlı donanmasının Ispanyolları hırpalayacağını bildiğinden bunun çıkarına uygun olduğuna inanıyordu.Nitekim,Fransa Krali I.François,Ispanya ile başa çıkamayacağını  belirterek,Kanuni'den yardım istemişti. Israrla Osmanlı Sultanın'dan '' Bir milyon altın borç,Korsika adasının Ispanyadan koparılması  ve Ispanyol cephesine asker ve donanma gönderilmesi ''  hususunda rica ediyordu.

Osmanlı Devleti'nin  o günkü dünya politikasına  göre bu savaşta  Fransa yanında katılmak,çıkarlarına uygun düştüğünden ,Kanuni Süleyman da I.François'nin  devamlı yalvarmalarına olumlu cevap verdi.Öte yandan,Fransız siyaseti  Divan-ı Hümayun'da devamlı tenkit ediliyor,ikide bir küçük hesaplar  peşinde koşarak,menfaatler elde etmek için Alman Imparatoru Şarlken'e yaklaşması nefret uynadırıyordu.

I.François ,Baron de la Garde unvanı altında,Paulin  adlı bir elçiyi,Kanuni'nin  Belgrad'da bulunduğu,sırada  yanına göndermişti.Bu elçi,kralından aldığı emir ve direktifler uyarınca,Osmanlı Sultanına '' Efendesinn Almanya aleyhine savaşa hazır olduğunu,Türk donanması Fransa'ya yardım ettiği takdirde hemen harekete geçeceklerini '' gözyaşları içinde yalvarıp yakara anlatmaya çalışıyordu.Oysa,Türklerin bu yardıma ihtiyaçları olmadğı için ,Kralları Francois'ın devamlı ihanetleri sebebiyle,Osmanlı nazarında Fransa'nın hiçbir haysiyetli ve itibarı kalmamış hakir bir millet olarak horlanmaya başlanmıştı.

Bunun sebebi pek çoktu.Bir kere zayıf ve fakir gördükleri,Fransaya acınarak,askeri ve mali yardımlar yapılmış karada ve denizde korktukları  amansız ve ezeli düşmanları olan Almanya'ya karşı devamlı himaye edilmişlerdi.Hatta,Fransızları müttefik saymak,tenezzülünde dahi bulunarak  aralarında bir anlaşma yapılmış,özellikle Fransa'yı iktisaden güçlendirmek amacı ile ve bu aç milletin biraz doyabilmesi için,sonraları Imparatorluğun başına bela olacak,tüm Batılı devletlerin  Osmanlıyı batırıp,tarih sahnesinden  yok etmek için elbirliği ile sıkı sıkıya sarılacakları '' Kapitülasyon '' adı altında sadaka şeklinde  ticari ayrıcalıklar  bile tanımıştır.

Fransa ne kadar Osmanlı dan yardım istede ikili oynamaya devam ediyordu.8 haziran 1538 yılında Fransız kralı Alman Imparatoru Şarlken'le Osmanlı aleyhine gizli bir anlaşma '' Trevede Nice '' antlaşmasını imzalamıştı.Buna göre Savoie dükalığı arazisinin Fransa'ya bırakılması karşılığında ,I.François Türk ittafakından ayrılma sözü vermektende kaçınmamıştı.

Ne var ki,Osmanlı Divanı yine de Fransa'yı desteklemenin,Türkiye'nin  yüksek menfaatleri açısından  gerekli olduğuna inanıyorlardı.Kanuni ile sefere katılan Fransız elçisi Paulin,İstanbula döndüğü zaman,Divan'da Sadrazam Süleyman paşa tarafından  Fransanın imzaladığı gizli anlaşmasının ve 1537 yılında italya seferi sırasındaki iki yüzlü siyasetinden dolayı çok ağır ve hakeret edici sözlerle azarlanmıştı.Ama Padişahın damadı olan ve büyük nüfuza sahip bulunan Rüstem Paşa'nın himayesini kazanmayı,bilen Fransız Elçisi Paulin,sonunda Kanuniye ve Divan'a '' Türk yardımı olmazsa,Fransa'nın Şarlken tarafından kolayca yutulacağı '' görüşünü benimseterek,bu devlete her türlü yardımın yapılması kararını verdirmiş ve kuvvetli bir donanmanın  hazırlanması için Barbaros görevlendirilmişti.

Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa,Kanuniden aldığı  buyruk üzerine 28 Mayıs 1543 Pazartesi günü beraberinde Elçi Paulin de olduğu halde,irili ufaklı 150 parça gemi ve 30.000 askeri ile Istanbul'dan hareket etti.23 gün sonra Osmanlı donanması Messina boğazına giriyordu.Boğazın iki yakasında çok önemli iki kale vardı.Bunlardan biri,Sicilya adası'nın  kuzeydoğu ucunda bulunan Messina kalesi ile diğeri ,italya'nın güney ucundaki Reggio kasabası idi.Bunlar,Ispanyol donanmasının üsleri ve ticaret  şehirleri idi.Bu iki kale de Barbaros'un bir işareti ile tek top atmadan teslim olmuş,o da bu iki şehrin  bütün tahkimatlarını yerle bir etmesine rağmen,yagmaya izin vermemişti.

Barbaros,donanmasını buradan Tiren denizine çevirerek kuzeye doğru yönelmiş,İtalya kıyılarını takiple,Napoli'nin 70 km.kuzeybatısında bulunan Gaeta Körfezine  girerek demir atmıştı.Kalenin kumandanı Don Diego Gaetano  adlı Ispanyol asilzadesi  Barbaros'un teslim ol teklifine ,kaleden üç top atışı ile cevap vererek ,üç leventimizin şehit olmasına sebep olmuştu.Barbaros hemen karaya 12.000 asker çıkarttı.Gemilerden açılan Top ateşleri ile  müstahkem mevkii yerle bir edildi.Osmanlı askerleri,kısa sürede şehri ele geçirip,pek çok ganimet ve esirle,gemilerine geri döndüler.Esirler  arasından Genel Vali ve Kale kumandanı  Don Diego Gaetano,katısı ve bütün Avrupa'da güzelliği dillere  destan olan 18 yaşındaki kızı Dona Maria ile nişanlısı,Don Aleverz de Guyman'da bulunuyordu.Bu güzel kızın müslüman olması üzerine,Barbaros bu kıza aşık oldu.Hemen kendisine nikahlıyarak gemisine aldırdı.Bir süre sonra da onu Istanbul'a gönderdi.Bu arada babasını ve annesini de affederek  serbest  bırakan Barbaros,nişanlısı  Don Alvarez'e de lütufkar davranmayı da unutmadı.

Osmanlı Donanması sahil boylarını takiben kuzeye doğru devamla Roma'nın 16 km güney batısında bulunan ve Osmanlıların '' Tiber '' adını verdikleri,Fransızların '' Tibre '' İtalyanların '' Tevere '' dedikleri nehirin ağzındaki Ostia Lİmanına geldi.Papalığın ve Hristiyanlığın canevi olan Roma'nın bu ileri karakoluna Osmanlu donanmasının girerek su alması,ve Barbarosun da filoda olması,Avrupayı tedirgin eder.

Bu müthiş panikle,rahip ve rahibeler başta olmak üzere,kadın,erkek bütün halk dağlara kaçışmıştı.Şehir ve çevre kasabalar '' Barbaros geliyor '' haykırışları ile inlerken,Divan -ı Hümayun 'dan bu yolda bir emir almamasına rağmen niyeti,Roma'ya girerek,bir gövde gösterisi  yapmak isteyen Barbaros,bu yönde bir hareket serbestisine de sahip bulunuyordu.O gece istese Romayı bir kaç saat içinde ele geçirebilirdi.Ancak Amiralin yanındaki Elçi Paulin ise bu durumdan hoşnut değildi.Efendisinin daveti üzerine yola çıkardığı Türk donanması ,Ostia ve Roma kaleleri ile Vatikan kulelerine Osmanlı bayrağı çekmek demek.,Papa'nın I François yı aforoz etmesi ve Fransa krallığının katolik dünyasından atılması demekti.

Bu nedenle Paulin  derhal duruma müdahele ederek ,Barborosu şehre saldırmaktan vazgeçirmeye çalışır ve bunda başarılı olur.Hatta saldırmayacağına dair Pauline bir teminat mektubu verilmişti.Fakat halk,Osmanlı donanması gidinceye kadar,bu panikten kurtulamayıp,Ostia ve Nettuna halkı ,Türk donanmasına erzak taşıyarak,hizmet ve gayretleri  ile Barbarosun merhametine sığınmışlardı.

Osmanlı Donanması yeniden demir alarak Kuzey Batıya yöneldi.Sardunya ile Korsika arasındaki Bonifacio boğazından geçt.Böylece Tiran denizinden  batı akdenize çıktı.Kuzey batı istikametini takiple 11 Temmuz'da  Fransanın akdenizdeki deniz üssü olan Toulon'a vardı.Osmanlı Donanmasının limana girişi,çok görkemli olmuştu.Toulon da bulunan tüm Fransız kadırgaları  direklerine Osmanlı bayrağı çekmiş halde top atışları ile Donanmamızı karşıladı.

Burada bir süre kalındıktan sonra 21 temmuz sabahı Akdeniz'in büyük bir limanı olan Marsilyaya gelindi.44 parçalık Fransız donanması direklerine Türk bayrakları çekili olarak karşıladı.Barbaros,Filo komutanları ve Türk kaptanları beraberinde olduğu halde üzerlerinde  Fransızların gözlerini kamaştıran sırmalı elbisesiyle şehri ziyaret ve Kral adına  şereflerine  verilen ziyafete katılmak üzere ,halk tarafından çoşkunca  karşılanara karaya ayak bastı.Kendisi Cezayir Hükümdarı  sayıldığı için krallara mahsus bir karşılama töreni hazırlanmıştı.Osmanlı Amiralini ve kaptanlarını Fransa kralı adına karşılamaya,Fransız deniz kuvvetleri komutanı  Prense Conte d'Enghien François de Bourbon ( 23 yaşında ve müstakbel kral IV.Henri nin amcası idi ),Provence valisi Baon de Grignan  ve bir çok Fransız asilzadesi karşıladı.Şereflerine verilen ziyafet ve törenler çok parlak oldu.Fakat Barbaros hemen harp hazırlıklarını öğrenmek istedi.Ama daha hiçbir hazırlığın yapılmadığını öğrenince de ,orada bulunan bütün ileri gelenlere bağırıp çağırarak  çevresinde titreyen yetkililere hakaretler yağdırmaya başladı.Conde d'Enghien kendisini güçlükle sakinleştirmeye çalıştıysa da,Barbaros hemen ziyafetin ardından büyük bir  hiddet için gemisine döndü.

Osmanlı donanması boşu boşuna Marsilya önlerinde beklemekte,hatta büyük iaşe sıkıntısına neden olmaktaydı.Fransızlar,yine kaypak siyasete başlamışlardı.Osmanlı Donanmasını çağırmakla katolik dünyasında korkmaya başlamışlar, I François nun aforoz edileceği korkusu  fransız yöneticileri sarsmıştı.Barbaros'u oyalayamayacaklarını,hele onun hiçbirşey yapmadan geri dönmeyeceğini çok iyi bildiklerinden önemsiz bir harekatla işi bitirmeye karar verdiler.Bu sebeple de Nice şehri üzerine  bir sefer açmakla işi kapamak istiyorlardı.Barbaros bundan hiç hoşlanmamıştı.Kendisinin büyük bir sefer için geldiğini söylemesine rağmen,Fransa kralı adına böyle bir sefer de açamayacağı için,çaresiz Nice harekatına katılmaya rıza göstermişti.

Marsilya'da 16 gün kalında,Osmanlı leventleri şehri gezdi.5 Agustos günü Fransız donanmasını da yanına alan Barbaros,Toulon'a hareket etti.10 Agustosta  208 parçadan oluşan  müttefik donanma Toulon şehrine geldiği zaman,Kanuni Sultan Süleyman da Estergon kalesini ele geçirmişti.I.François'nın emriyle Toulon şehri Türklere verilmişti.Zira yapılan anlaşma böyle idi.Kaleye Osmanlı Bayrağı çekildi.Şehir artık Osmanlı şehri olmuştu.Halk Türklere çok iyi davrandı.Beşbin kişilik nufus otuzbin kişilik orduyu bağrına bastı.1544 yılının Nisan ayına kadar da tam sekiz ay şehir Osmanlı şehri oldu.Şehir sekiz ay boyunca sakin ve huzurlu bir şehir oldu.

Barbaros,donanmasını harekete geçirdiğinde kendisine ufak bir Fransız donanması katılmıştı.Fransız donanması 4 kalyon ve 8 kadırgaradan oluşan bir filo idi.Bu disiplinden yoksun,eğitimsiz ve deniz  savaşlarına karşı bilgisize ve cesaretsiz  olan Fransız  askerleri ile Osmanlı askerleri ile aralarında büyük fark vardı.Küçük Fransız filosunun komutanı Comte d'Enghien di.Doğrudan Barbarosa bağlı idi.Toulon'da hareket ettiklerindem beri devamlı Barbarostan barut ve gülle istemeye başlamışlardı..Cephaneleri az ve tecrübesizdiler.Osmanlı komutanları ve Barbaros bu isteklerden o kadar sıkılırlarki,Barbaros '' Şu Fransızlarıb askerliğine diyecek yok doğrusu ! Gemilerien şarap fıçılarını doldurmayı unutmuyorlar da barut fıçılarını unutuyorlar '' demişti

Nice o dönemde Şarlkene bağlı Savoie dükasının elindeki tek şehirdi.Osmanlı Donanması Nice kalesini bombalamaya başladı.Bombardımanın en hareretli zamanında Fransız donanması ateşi kesti.Bu ani duruma şaşırıp çok kızan Barbarıs,Prens François de Bourbon'u hemen gemisine  getirtip bu hareketin  sebebini sordu.Barutlarının tükendiğini,Marsilya'da gemilere  yüklenen fıçıların şarapla dolu olduğunu öğrenince,hiddeti daha da arttı.Çok ağır bir dille hareketler  yağdırırak,Prensi gemisine geri gönderdi.Kaybedecek vakti olmadığından  planını  değiştirip  Nice kalesini arkadan kara kısmından da çevirmek amacı ile donanmasını yakındaki Villa France ( Villefranche ) limanına sokan Barbaros,butayı bombardıman sonucu işgal etti.Toplarını dağlardan aşırarak Nice i savunanları şaşırttı.Bir yandan Nice kalesi hedefi şaşmayan Türk toplarının ateşleriyle dövülüyor,öte yandan  çevresine tabyalar yapılarak  hendekler kazılıyordu.Bu işlerin bu derece süratle ve akıl almaz bir maharetle yapılışını,Fransızlar uzaktan hayretle ve şaşkınlıkla seyrediyorlardı.Sonunda 20 Agustos 1543 Pazartesi günü Niceliler Türklere kaleyi teslim etmekten başka çare bulamadılar.

Barbaros Hayrettin Paşa anahtarları bizzat getiren validen,Kanuni adına teslim aldı.Vali şehrin affı için kendisine yalvarıp yakardı.Solu Türk Amirali,şehir kendiliğinden  teslim oldu diye bu affı kabul ederek yağmalamadan vazgeçti.Bu savaş sırasında Osmanlı Kayıbı yanlız 100 kişi idi.

Bütün bunlar olurke,şehrin Fransızlara teslim için,Fransız gemilerinden savaşı seyredenler,Nicelilerce gizli bir pazarlığa başvurarak ,şehrin servetinin Türk ordusunun eline geçmemesi yolunda entrikalara başlamışlardı.Türk ordusunun kendileri gibi aç gözlü olmadığını düşünememişlerdi.Nitekim bunu vaktinde haber alan Barbaros,öylesine hiddetlendiki,François de Bourbon  ile sefir Paulin'i elinden idam edilmekten ve ağır bir dayak cezasından güç kurtuldular.Ancal genede şehrin anahtarlarını Fransızlara vererek  donanmasıyla birlikte Toulon'a hareket etti.Ancak Fransızlar Nice'i acımasızca yağmalayıp suçu türklere attılar.

Fransanın XVI.yüzyıld'da Alman Istilasından kurtuluşu,Osmanlı himayesi ve yıllarca Almanya'ya yapılan Osmanlı saldırıları sayesinde olmuştu.Şarlken'in zindanlarında ölümü bekleyen  I François'yı kurtarmak için açılan Mohaç seferi sayesindedirki,Fransa ve kralı yeniden hayat bulabilmiştir.Almanlar Osmanlıdan korkmasa idi Fransa belkide varolmayacaktı.

Barbaros,Toulon'da Preveze savaşından sonra serbest bıraktığı Turgut Reis'in ,Andrea Doria'nın  yeğeni Giannnetino Doria tarafından yakalanarak tutsak edildiğini ve forsa olarak küreğe bağlandığını öğrendi.Şarlken Andrea Doria'ya İtalya ve Ispanya kıyılarında yakıp yıkmadığı yer bırakmayan ticaret şehirlerini yağmalayan ve sayılamayacak kadar  çok Hristiyan gemisi ele geçiren Turgut Reis için yakalam emir vermişti.O da emrindeki bütün gemileri 5 gruba ayırarak peşine düşmüş  sonunda Turgut Reis'i Korsika adası batı kıyılarında Girolata körfezindeki  gemileri yağmalarken yakalayıp tutsak etmişti.

Barbaros küçük bir fidye ile damadı Turgut Reis'i kurtardıktan sonra boş durmayıp filo komutanlarından  Salih ve Hasan reisler vasıtasıyla Ispanyanın Katalan sahillerini ve İtalya'yı vurarak birçok ganimet  ve esirler elde etmiş,Şarlken'i Crisppy anlaşmasına zorlamıştır.Toulon'da kaldığı sürece  şehir halkından Osmanlı devleti adına yıllık vergiyi alarak şehirde namaz okutturmuştu.Barbaros istanbul'a paha biçilmez ganimet ve 14.000 esirle dönmüştü.Ancak Sultanın ona soğuk davranmasına kırılan Barbaros Kaptan ı Derya lığı bırakarak ,köşesine çekilir.4 Temmuz 1546 73 yaşında vefat etti.Allah rahmet eylesin.



Sunday, April 7, 2019

ŞEYH ŞAMIL'IN HIKAYESI UZERINE BIR DENEME





1837 yılı eylülünün on sekizinci günüydü.Alman Asıllı Rus Generali Klu Von Klugeneau  Çar adına konuşmak üzere Şeyh Şamil'in yanına gelmişti.Görüşme,Dağıstan'ın Kuzeyinde  Çeçenistan'a yakın bir yerdeki Sulak Irmağı dolaylarında yapılıcaktı.


Klug von Klugenau,atından inmiş tek bacağıyla Şeyh Şamil'e doğru ilerlemeye başlamıştı.Yıllarca önce,yine Dağıstanlılarla yapılan bir savaşta bir top güllesi sağ bacağını alıp götürmüştü.Şeyh Şamil,Rus Çarı I.Nikola'nın elçisini yamalı ve yıpranmış bir Kafkas yamçısının  üzerinde kabul etti.Von Klugenau bu yamçıya çekinerek ve yadırgayarak ilişti.Şamil'in Çar'a ve onun elçisine verdiği değer bu kadardı.

Klugenau,uğradığı bu aşağılamayı anlamamış gibi görünerek,daha önce hazırlanmış bir söylevi,Çar I.Nikola adına okumaya başladı.Rus Çarı göz kamaştırıcı vaatlerle dolu bu söylevinde ,Şeyh Şamil'im dostluk ve bağlılığını istiyordu.Ayaklanmadan vazgeçerse  Şeyh Şamil'in başına bir de krallık tacı giydiricekti.

Rusça verilen bu söylevin kelimesi kelimesine yapılan çevirisini dinleyen Şamil gür bir sesle haykırdı
'' General ! O Nikola'ya git ve de ki: senin yerinde eğer şu anda kendisi karşımda bulunmuş olsa ve bu sefil teklifleri bana doğrudan doğruya yapmak cesaretinde bulunsaydı,ona ilk ve son cevabım,şu kırbacım verirdi ! Ben Nikolayı tanımıyorum ..'''

Van Klugenau,konuşucak ve anlaşacak bir şey kalmadığını görünce ayağa kalktı,Şeyh Şamil'e elini uzattı.Şeyh Şamil,düşmanı da ola bir elçinin bir konuğun elini sıkmakta bir sakınca görmemişti;o da elini uzattı.Fakat tam bu sırada,Şamil'in yanıbaşında beliren yakın adamlarından biri bileğine yapıştı :'' Imam,gavra elini sürme kirlenirsin ! ''

Şeyh Şamil,1796 yılında Gimri Köyünde  dünyaya gelmişti.Babası ve anası bölgenin ileri gelenlerindendi.Küçük yaşından beri,ülkesinin bağımsızlık uğruna Ruslarla yaptığı savaşları dinleyerek büyümüştü.Eli Kılıç tuttuğu zaman ,Şeyh Şamil de savaşlara katıldı.Çarpışmalarda  gösterdiği yiğitliklerle  adı her geçen gün büyüyor,bütün  Kafkasya'ya  yazılıyordu.

1835'te bağımsızlık savaşının önderi  Hamzat Bey,Hacı Murat ve Ağabeyi Osman tarafından öldürülünce,Şeyh Şamil onun yerine '' Imam '' oldu.Kafkas dağlarından  özgürlük bayrağını  artık Şeyh Şamil  dalgalandırıyordu.

Şeyh Şamil,ilk olarak Çerkezleri de Çarlık Rusyası'na karşı ayaklandırmak için Batı bölgelerine yürüdü.Fakat sonuç alamadı.Bunun üzerine kendi bölgesindeki Ahulgoh köyünü karagah haline getirerek yerleşti.Dağ başındaki bu köye Cemalettin ve Gazi Mehmet adlı iki oğluyla karısını ve anasını yerleştirdi.Sonra ordusunu kurdu ve toprakları 32 ye böldü.Her bölgenin başına bir Naip,bir Müftü ve dört Kadı atadı.Naipler ordunun  en gözde elemanlarından seçilmişti.Kendilerini bağımsızlık savaşına adayanlar,kalpaklarında yeşil bir işaret taşırlardı.Şeyh Şamil'in ordusuna,Çar'ın birliklerinden  kaçan Rus ve özellikle Polonyalılarda katılıyorlardı.

Rus Ordusu Komutanlığı ,Hazar denizi kıyılarındaki Temirhan Şura'da karargah kurmuştu..Gerilla savaşları yanında,tifo ve dizanteri,Rusları kırıp geçiriyordu.Çar her yıl Kafkasya'ya on binlerce  asker göndermek  zorundaydı.Bunlar bile kırılan askerin yerini zor dolduruyordu.

Şeyh Şamil,kaçak Polonyalıların teknik bilgilerinden yararlanarak,Ahulgoh'u aşılmaz bir kale durumuna getirmışti.Bu Polonyalılar,Ruslardan ele geçirilmiş iki topçu bataryasıyla,Şamil'e büyük yardımlarda bulunuyor,canla başla çalışılıyorlardı.

29 Haziran 1839 tarihinde  Rus generali  Grabe,Ahulgoh'a karşı saldırıya geçti.Çarpışma,korkunç boğazlaşmalarla günlerce sürdü.Başarıya ulaşamayacaklarını  anlayan Ruslar,geri çekilmek  zorunda kaldılar.Fakat dört gün sonra,kendilerine  çekidüzen verip  amansız bir topçu ateşiyle yine saldırdılar.Ahulgoh'un surları yıkılmış,su ve yiyecek  sıkıntısı başlamıştı.Açıkta kalan cesetler dayanılma bir koku yayıyorlardı.General Grabe,kaleye bir subayını göndererek  Şamil'en teslim olmasını istedi.Bu teklifi kabul ederse kılıcı alınmayacak ve istediği yerde yaşamasına izin verilecekti.

Şeyh Şamil subaya şunları söyledi :
'' Şehitliğe susayanlara tutsaklık teklif etmek boş şeydir.General Grabe'ye git ve de ki;eğer erkeklikten nasibi varsa,aylardır toplarına hedef yaptığı yüzlerce  kadın ve çocukların  kaleden  çıkarılması  ve açıkta kalan binlerce şehidin gömülmesi için,hiç  olmazsa  on beş günlük bir ateşkes yapalım '' 

Subay kisa bir süre sonra,Grabe'nin  şartlarıyla birlikte geri döndü  :
'' General on beş günlük  ateşkes teklifinizi bir şartla kabul etmektedir.O da ;oğullarınızdan birinin bir süre içinde Rus Karagahona rehin olarak gönderilmesidir ''

Şeyh Şamil,karar verebilmek için günlerce bocaladı..Fakat sürüp giden top ateşi altında kadın ve çocukların eriyip gittiiğini görünce,oğullarından birini feda etmeye karar verdi.Içi kan ağlasada oğlu Cemalettin'i  10 Agustos 1839'da Ruslar'a rehin olarak yolladı.

General  Grabe ,verdiği iki sözde de durmadı.On iki yaşındaki Cemalettin'i  karargahı olan  Temirhan şüra'ya  değil,bir zafer işareti olarak St.Petersburg'a Çar'a yolladı.On beşgünlük ateşkesi kabul etmedi ve toplar ölüm kusmaya devam etti.Umutsuz bir savaş haline dönüşür bu savaş.Kadınlar ve genç gelinler ,küçük çocuklarının başlarını kayalara çarppı parçaladıktan sonra,kendilerini uçurumlardan aşağı atlıyorlardı.Şeyh Şamil'in ikinci karısı Cevher'le kucağında  emzirdiği  oğlu Mehmet Saiy,düşman süngüleri altından can verdiler.Erkeklerle birlikte Kale içindeki boğaz boğaza dövüşe katılan  Şeyh Şamilin Kız kardeşi Mesede de ,tutsak düşeceğini anlayınca,burçların birinden kendini,sarp uçurumlara bıraktı.Rus birlikleri,kaleyi bütünyle ele geçirdiklerinde,Kafkas savaşcılarının hemen hemen hepsi ölmüştü.Kurtulup kaçabilenler pek azdı ve bunlardan biri de Şeyh Şamil'de.

1841 mayısında General Grabe on bin kişilik ordusuyla,yeniden  Şeyh Şamil üzerine yürüdü.Fakat öylesine bir bozguna uğradı ki,yaralıların dışında  iki bin ölü vererek,savaş alanından  çekilmek zorunda kaldı.Şeyh Şamil'in  askeri  başarıları  arttığı ölçüde  general Grabe'nin yıldızı sönüyordu.1842 yılı sonlarında görevden alınarak yerine General Neidhardt getirildi.O da başarısızlığa uğrayınca bu sefer Şamil üzerine General Vorontsov gönderildi.Bu Generalin Dargo'ya yaptığı saldırıı da bozgunla sonuçlandı.Dargo savaşında  Ruslar Üç general,iki yüz subay ve  üçbinbeşyüz asker kaybettiler.Krunsky'nin emrindeki alaydan  yanlızca 74 kişi kurtuldu.

Hacı Murat'ın ölümünden sonra ,Şeyh Şamil'in talihi ters dönmeye başladı.Vorontsov'un yerinialan General Bariatinsky, halka oldukça yumuşak davranmaya başlamıştı.Bu yüzden  Bariatinsky'ye  katılanlar  oluyor,general ayrıca ülkedeki bütün Ormanları da kestirmeye başladığından,çete savaşı yapmak zorlaşıyordu.

Şeyh Şamil'de bu sırada yankıları Petersburg sarayına varacak bir darbe hazırlamaktaydı.Gürcistan Prensesleri Anna ve Varvara'yı kaçırmayı aklına koymuştu.Anna,Rus ordusuda görevli General David Çavçavade'yle evliydi.Varvara'da savaşta ölen Gürcü Prensi Ellico Orbeliani'den dul kalmıştı.1854 yazında  prenseslerle çocukları '' Zinandal '' şatosuna dinlenmeye gitmişlerdi.Bir gün,Şeyh Şamil'in oğlu Gazi Muhammet,adamlarıyle birlikte Zinandal Şatosunu bastı.Anna Çavçavzadze'yle kızı Lidya'yı ve Prenses Varvara Orbeliani'yi kaçırdı.Bu haber St Petersburg'da bomba gibi patlamıştı.Çar I.Nikola kızgınlığından köpürüyor ve bir mektubunda şöyle diyordu.

'' Kafkasya'da sürüp giden gaflet ve şaşkınlığını biraz daha sürerse,günün birinde  Şamil'in atları,korkarım ki,Petersburg sarayının kapıları önünde kişneyecektir '' 

Şamil,bu akıllara durgunluk veren kaçırma olayını,Çar I.Nikola'nın elinde bulunan  oğlu Cemalettin'i kurtarmak için  düzenlemişti.Cemalettin,St Petersburg sarayında yetiştirilmiş ve Çar'ın Muhafız alayında subay olmuştu.Bu arada,Polonya'ya karşı girişilen bir savaşta,Rus ordusu saflarında,çarpışmış,yararlıklar göstermişti.

Çar I.Nikola Şeyh Şamil'in elindeki ,prensesler  karşılığında oğlunu istediğini öğrenince,Cemalettin'i yanına çağırıp şunları söyledi :

'' Babanız sizi bende istiyor.Onu bu ağır teklifinden  caydırmak için her türlü fedakarlıklara katlandığımız  halde,hiç birini kabul etmedi.Gürcistan Prensi David ve Ülkesi  yas içindedir.Bunları kurtarmak için sizi de gözden çıkarmaya  gönlim razı değildir.Babanızın yanına dönüp dönmekte  sizi serbest bırakıyorum.Kararınızı veriniz...''

Onaltı yıldır Çar sarayında yaşayan  Cemalettin,babasının yanına dönme kararını ,ancak üçgün  düşündükten sonra  verebildi !

Cemalettin özgürlüğüne  kavuşup yurduna döndüğünde,babasını düş kırıklığına uğrattı.Şeyh Şamil'in on altı yıl tutsak kalan 28 yaşındaki oğlu Cemalettin,aldığı eğitim sonucu yarı yarıya Ruslaşmıştı.Sarayda geçen hayattan sonra,dağlarda  yaşamakona ters düşüyor,bir avuç insanla Rus ordularına karşı durmayı anlamsız buluyordu.Çok yaşamadı,ruhsal çelişkiler ve bunalımlar içinde kısa bir süre içinde öldü.

1855 yılında Çar I.Nikola ölmüş,yerine II.Alexander geçmişti.Bir süre sonra Kırım savaşı sona erdiğinden,Rus orduları serbest kalmış ve II.Alexander,bütün gücüyle  Şeyh Şamil'in  üzerine çullanmıştı.1859'da Şeyh Şamil'in karagahı Dargo Veden düştü.Savaşlarda  büyük yararlıklar gösteren en yakınları bile,yavaş yavaş Şeyh Şamil'in yanından ayrılıyor,onu yanlız bırakıyorlardı.Bunda,Rus ordusunun  sayıca çok üstün olması da büyük bir rol oynuyordu.Şeyh Şamil yanındaki bir kaç yüz kişiyle Gunib kalesine çekildi.Çocuk ve Kadınlarla birlikte Gunib kalesinde 400 kişi bulunuyordu.Bu kadar az sayıdaki insan Rus ordusuna karşı umutsuzca savaşmaya devam etti.Prens Bariatinsky'in teslim olması için yaptığı teklifleri geri çeviren Şeyh Şamil,bu kartal yuvasında sonuna kadar vuruşarak can vermek düşüncesiydi.Fakat kalede açlık başgöstermişti;Hiç bir kurtulul umudunun kalmadığını gören savunucularından bazıları,onu teslime zorladılar..

6 Eylül 1859 günü Şeyh Şamil,birtakım görüşmelerden sonra,Prens Bariatinsky'ye teslim oldu.Onu önce Çar Aleksandr'ın yanına St Petersburg şehrine götürdüler.Çar,bu yiğit düşmanını büyük ve içten bir saygıyla karşıladı.Hatta,teslim olmaya gelen  Şeyh Şamil'i bir kaya üzerine oturarak karşılayan ve ayağa kalkmak gereğini duymayan Prens Bariatinsky'i azarlamaktan bile çekinmedi.

Şeyh Şamil daha sonra,Moskova'nın güneybatısındaki Kalua şehrine yollandı.Tutsaklik hayatını burada,emrine verilen bir köşkte geçirecekti.II.Nikola,bu yiğit Kafkaslıya olan saygısını kalluga şehrine gitmesinden sonra da sürdürdü.Verdiği bir emirle,Kaluga'ya atanan ya da yolları bu şehirden geçen binbaşından yukarı rütbeli her subayı  ve büyük mülki memurları,tören elbislerini giydikten sonra,Şeyh Şamil'i ziyaret etmek zorunda bıraktı ..! 

Tutsaklık,ne kadar iyi şartlar altında olursa olsun,Şeyh Şamil'in dayanabileceği bir şey değildi.On yıl sonra Kaluga'dan ayrılıp Kiev'e yerleşen Şeyh Şamil iyice çökmüş,yaşından daha fazla gösteren bir ihtiyar olmuştu.Bu sırada  Kafkasya'da geziye çıkan II.Aleksandr,Kiev'e gelerek  Şeyh Şamil'i ziyaret etti.Şamil,Çar'dan Hac'ca gitmek için izin istedi.Onun bu isteğini yıllarca  oyalayan II.Aleksandr,ikinci oğlu Muhammet Şefi'yi rehin bırakması şartıyle Hac'ca gitmesine izin verdi.

Şeyh Şamil,1870 yılı mayıs ayında ,bir gemiyle  İstanbul'a geldi.Parlak törenlerle  karşılanan Şeyh Şamil,aynı gün  Sultan Aziz tarafından Dolmabahçe sarayında kabul edildi.
'' Babam Sultan Mahmut Han mezarından  çıksa ancak  bu kadar  sevinir,heyecan duyabilirdim '' diyen Abdülaziz Şeyh Şamil'e  kendisi ve çocuklarıyle ilgili bir isteği olup olmadığını  sordu.Yaşlı Kartal,daha önce birçok kere Osmanlı Imparatorluğundan ve Abdülaziz'den yardım istemiş fakat bir karşılık görememişti.Bunu hatırlayarak 
'' Efendimiz ne istediğimi Ruslarla savaştığım sırada sorsaydınız,daha iyi olmazmıydı '' demekten kendini alamadı.

Hacdan sonra Mekke'den Medine'ye giden Şeyh Şamil 4 Şubat 1871 tarihinde orada öldü.

Allah Rahmet Eylesin



Sunday, March 17, 2019

ISTANBULDA BIR AYAKLANMA '' NIKA AYAKLANMASI ''


Bugünkü Sultanahmet meydanı,Roma ve Bizan imparatorlukları döneminde '' Hipodrom '' adıyle anılmaktaydı.Bu alan Ms 196 da Roma İmparatoru Septimus Severus tarafından yaptırılmaya başlanmış,Büyük Konstantin zamanında bitirilmişti

Hipodrommda kanlı gladyatör dövüşleri ve araba yarışları yapılırdı.Bu kanlı dövüş ve yarışlar,özellikler Bizans'ın günlük yaşnatısının ayrılmaz bir parçası durumuna gelmişti.Hipodromu çevreleyen tribunler,30-40 basamaklıydı ve söylentilere göre otuzla yüz bin kişi arasındaki seyirciyi alabilecek büyüklükteydi.Önceleri hipodromda yırtıcı hayvanlarla da gösteriler yapıldığından seyircileri  hayvanların saldırısında korumak çin tribünlerin önüne derin hendekler kazılmıştı.

Hipodromun dört kapısı vardı.Bunlardan üç tanesi Bizans halkının girmesi içindi.Dördüncü kapı,İmparatorlar için yapılmıştı.Imparatorların,gösterileri izlediği bölümün,halkın oturduğu tribünlerle hiç bir ilgisinin bulunmamasına özellikle dikkat edilmişti.

Daha sonraları,hipodromda yalnızca araba yarışları yapılır oldu.Yarışlar,Maviler ve Yeşiller diye adlandırılan iki grup arasında yapılırdı.Gruplara bu isimler verilmesinin nedier,yarış sırasında  sürücülerin giydikleri elbiselerin renklerinden dolayı verilmişti.Bugünkü Futbol taraftarları gibi,o günlerin Bizans'nda da halk maviler ve yeşilleri tutanlar olarak ikiye ayrılmışlardı..Tribünlerin sağ yanı mavilere,sol yanıysa yeşillere ayrılmıştı.Zamanlar bu araba yarışları siyasal bir nitelik kazanmaya ,Bizansın toplumsal hayatına etki yapmaya başlamıştı.

Mavilerle Yeşiller güçlü birer örgüt durumuna gelmişlerdi.Araba yarışları,için at yetiştiren özel çiftlikler bile vardı,yenilen taraf  zaman zaman aşırı taşkınlıklar yapar,çok kere Mavi ve Yeşilleri tutanlar arasında kanlı kavgalar çıkardı.Bu kanlı kavgalar bazen daha büyür,imparatora karşı yönelmiş bir ayaklanma havasına dönüşürdü.Imparator locasına doğru bağırılır,hatta taşlar atılırdı.Böyle durumlarda Imparator,ailesini alarak aceleyle saraya dönerdi.Zaten saray,hipodroma çok yakındı.

Mavilerle Yeşiller artık bir spor klubu olmaktan çıkmış,siyasal birer örgüt durumuna gelmişlerdi.Hangi taraf yarışmayı bırakırsa Şehiri yağma eder hatta cana kıyarark,şehri kana bulardı.Tarihe Nika ayaklanması olarak adlandırılan isyan böyle bir araba yarışı sonucu ortaya çıkmıştır..Doğu Roma Imparatoru Justinian tahtını kaybetmek tehlikesini yaşasada ,30.000 kişiyi hipodromda katlederek tahtını kurtarmıştı.

MS 532 yılının 13 ocak günüydü,On binlerce bizanslı hipodromu doldurmuş,koridorlara kadar taşmıştı.Her kafadan bir ses çıkıyor,topluluklar ellerindeki yeşil ya da mavi bayraklarını birbirlerine karşı sallıyorlardı.Az sonra devlet adamları  ve kilisenin ileri gelenleri d kendilerine ayrılan özel localarına oturdular.Ardından da altın zırh ve miğferli  imparatorluk muhafızları ,saray locasının etrafını çevirdiler.Güvenlik tedbirlerinin  alınmasından sonra  Imparator Justinianus  yanında  özel koruyucuları ve hadımlarından kurulu  hassa birliğiyle gelerek locasına oturdu.

Imparator kırmızı elbisesinin eteğiyle havada haç çıkararak,halkı kutsadı.Bu aynı zamanda  yarışın başlaması için bir işaretti.Çok geçmeden yarış arabaları hipodroma girmişti.Mavilerin oturduğu tribünlerde  ses kesilmiş fakat yeşilleri tutan halk gürültü yapmaya devam ediyordu.Justinianus  gürültüleri duymuyormuş  gibi davranıyor,bağrışmaların kesilmesini bekliyordu.Ancak gürültüler azalacağına artıyordu.O zaman yanındaki yüksek rütbeli bir subaydan halkın ne istediğini sormasını istedi.

Yeşiller önce,kısa bir süre de olsa duraksadılar.Sonra yüksek rütbeli subayın sorusuna şu karşılığı verdiler.

'' Tanrı imparatora uzun ömürler versin.Girdiği her savaşı zaferle bitirsin.Fakat biz adaletsizlikten dolayı çok acı çekiyoruz.Tanrı da tanığımızdırki,imparator bizlere karşı çok adil davranıyor.Ancak saray ileri gelenlerinin yaptığı zulme daha fazla dayanamayacağız.Bizlere daha çok eziyet ederler korkusuyla onların adını vermekten çekiniyoruz ''

Bu çok ağır bir suçlamaydı.Imparator soğukanlılığını koruyarak sözcüsü durumundaki  yüksek rütbeli subaya '' böyle bir şeyden hiç haberi olmadığını ' halka söylemesini bildirdi.Yüksek  rütbeli subayın Imparatorun sözlerini halka bildirmesi,yeşillerin eşi görülmedik taşkınlıklarına bulunmalarına yol açtı.Yeşillerin sözcüsü 

'' Demek hiç haberi yokmyuş ! Madem  ki haberi yokmui bari biz söyleyelimde öğrensin ! Bize zulemden Calipodes tir '' diye bağırdı.
 Imparatorun sözcüsü :
'' Sizler buraya  yüksek rütbeli saray adamlarına  hakaret etmeye mi geldiniz '' diye karşılık verdi.
Her kafadan bir ses çıkmaya başlamıştı.Imparatordan yana olan Maviler,Yeşilleri Yahudilik ve bozgunculukla suçluyor :
'' Sizlere ancak ölüm yakışır diyorlardı ''

Hipodromdan yükselen sesler Istanbul'un en uzak köşelerinden  duyulur hale gelmişti.Sonunda Yeşiller protesto anlamına tribünleri boşaltmaya başladılar...

Tüm bu olaylara,bir gün önce birodun tüccarıyla Yeşillerden önemli bir kişinin oğlunun bilinmedik bir biçimde öldürülmeleri yol açmıştı.iki tarafta birbirini suçluyordu.

Hippodromdaki kargaşalık  üzerine,İmparator da locasından ayrılarak sarayına gitti.Imparator taraftarı olarak bilinen Mavilerde yavş yavaş saraydan ayrılırlar.Oysa vakit daha öğleyi bulmamıştı.Şehrin her yanında halk kaynaşıyordu.Gergin ve sinirli bir havanın elle tutulur duruma geldiği istanbul'da halk gizliden gizliye silahlanıyor bir çatışmaya hazırlanıyordu.Vali düzeni korumak ve Yeşilleri yatıştırabilmek için,öldürülen kimselerin katili olmasından şüphelenen üç kişiyi yargılattı,sonra da ölüme mahkum etti.Mahkumler şehrin merkezinde asılacaklardı.

Cellat birinic mahkumu astı,ikincisini asarken ip koptuğundan hukum yerine getirilememişti.Halkında beklediği buydu.Bu duraklamadan yararlanarak muhafızlara saldırdılar. asılmayı bekleyen iki mahkumu kurtardılar.Belki de hiç suçları olmayan iki adam bir sandala bindirilerek Boğazın asya kıyısındaki Saint Laurent kilisesine saklandılar.Bu adamlardan biri mavilerden diğeri Yeşillerdendi.Bunda düzeni korumak isteyen Valinin ne kadar acele bir karar vermesinin sucu vardı.Sabahleyin birbirlerine duşman olan Mavi ve Yeşiller,acele ile verilen idam kararları yüzünden bir araya gelmiş ve sarayın önünde toplanmaya başlamışlardı.Tek istedikleri haksız yere mahkum edilen iki kişinin affı idi.Justinianus bu talebi geri çevirdi.Sinirlenen halkta olayların sorumlusu valinin sarayın yürüdü.

Valini sarayı önündeki çatışma kısa zamanda bir meydan savaşına döndü.Her yede yaralı ve ölüler vardır.Bu sırada Vali'nin sarayında yangın çıktığı görüldü.Kolaysa söndürülebilecek bir yangın olmasına rağmen herkes çarpışma da olduğu için kimse söndürmeye gitmedi.Bu yüzden yangın genişledi ve rüzgarın yardımı ile çevredeli evlere  sıçradı.O sırada Isyancılar hapishaneyi ele geçirip mahkumları serbest bıraktılar.

Asilerden ve Mahkumlardan oluşan bir insan seli şehrin her tarafına yayılmıştı.Önlerine çıkan herşeyi yıkıyor ve yağmalıyorlardı.Ertesi gün 14 ocak 532 'de saldırgan bir insan seli gene sarayın önüne gelir.Saraydan çıkan yüksek rütbeli iki subay,isyancılarla görüşüp öfkelerini yatıştırmayı denediler.Ama boşuna bir çaba oldu.Insanlar bazı kimselerin ismini haykırıyordu.

Imparator,yüksek sesle adları söylenen  ve yakınmalara neden olan kişileri  yerlerinden aldığını  ve yeni atamalar yaptığını açıkladı.Fakat bu yeni atamalarda halkın kızgınlığını dindirmedi.O geceyi korku ve kaygı içinde geçiren Imparator ,ayaklanmayı kabakuvvet kullanarak bastırmaya karar verdi.Özel olarak bu gibi durumlar için yetiştirilimiş paralı askerlerden kurulu orduya isyanı önlemeleri emri verildi.Halkla askerler savaşmaya başladı.Isyancılar kim olduğuna bakmadan önlerine kim gelirse öldürmeye başladılar.Çok geçmeden paralı askerlerde çözülme ve dağılma baş gösterdi.Askerler saraya doğru kaçmaya başladılar.

Yağmalar ve cinayetler 15 ve 17 ocak günleride aralıksız sürdü.Imparatora bağlı olanlar öldürülüyordu.Kuyumcular çarşısıdna çıkarılan yangın,yağmacıları daha da saldırgan yaptı.Zenginler kaçıyor,bulabildikleri kayık ve teknelerle asya kıyısına geçiyorlardı.Şehirde yangınlar hiç durmuyordu.Hastahaneler ve hatta Aya sofya saldırılardan nasibini almıştı.

Ayaklanmanın altıncı günü  olan 18 ocak sabahı Justianus'un en güçlü generallerinden bir bölümü ,halkı kontrol altına almayı başardılar.Bundan cesaret alan Imparator bir konuşma yaparak,Isyancıları  yatıştıracağı kanısına kapıldı.Bu konuşma için büyük bir kalabalığın olduğu hipodroma  gitti.Çevresindeki muhafızların  arasında,halka karşı locasından bir konuşma yaptı.Elindeki incili göstererek :

'' Bu kitap üzerine yemin ederimki,bana karşı bütün yaptılarınızı bağışlıyorum.Emrim altına girerseniz,içinizden hiçbir ceza görmeyecektir.Olaylarda tek suçlu varsa o da benim.Sizin suçsuz olduğunuzu kabul ediyorum.Acılarınızı görmezden geldim,Bundan sonra kimseye zulüm yapılmasına izin vermeyeceğime inanmalısınız ''

Önce birkaç cılız alkış sesi duyuldu.Fakat ardondan bu alkışları bastıran en ağır hakaretler yağmaya başladı .Binlerc ağız :
'
'' Yalancı eşeğin birisin '' diye bağırıyordu.

Imparator locasına doğru sıkılan yumruklar  karşısında,orada daha fazla kalmasının tehlikeli olduğuna inanarak sarayına döndü.

Olaylar öylesine çığırından çıkmıştı ki,ısyancılar Justinyanus'u tanımadıklarını belirtmek için ,Bizan tahtına yeni bir varis  seçmeye karar verdiler.Imparator adaylığı için en uygun kimse Justinias'un yeğeni Hypatius tu.Hypatius'un  sarayı önünde  toplanan isyancılar,dileklerini bildirdiklerinde ,Imparator adayı kesin bir cevap veremedi.Gerçi Imparator olmak istiyor,fakat bir başarısızlık sonunda öldürülmekten korkuyordu.Yine de Imparator olmak çekici geldi ve karısının yalvarıp ağlamalarına :'' Seni bu adamlar ölüme götürecek ' demesine rağmen ,isyancıların teklifini kabul etti.

Isyancılar, Imparator adayı Hypatius'u  geleneğe uygun olarak bir kalkanın  üzerine otuttular fakat başına koyacak bir taç bulamadılar.Taç yerine başına altından bir kolye taktılar.Böylece Justiniasu'un yeğeni biraz da komik bir törenle,isyancıların önderi ve Bizans İmparatoru oldu. Halk hemen saraya yürüyerek, Justinianus'un işini bitirmek istiyordu.Ama Isyancıların yanından yer alan birkaç yüksek rütbeli subay :

'' Biraz daa bekleyelim,elimizde yeterince silahımız yok.Zaten Justinianus  bize karşı koyacak  durumda değil.Onun bütün amacı,bir an önce saraydan kaçarak şehri terk etmektir.Biraz beklersek,elimiz kolumuzu sallayarak saraya girebiliriz '' dediler.

Bu düşünce Isyancılar arasında uygun görüldü.Imparatora kaçma fırsatı verebilmek için Hippodromeda toplandılar.Bu sırada yeni imparator  Hypatius'da locasına çıkarak kendisini kutlayanları kabul ediyordu.

Öte yandan.Justinianus ne yapacağını bilmiyordu.Alevler sarayın duvarlarını yalıyor,Isyancıların bağırtıları hipodromdan  saraya dek geliyordu.Isyancıların tersaneyi ele geçirip silahlara el koymaları onu çok sarsmıştı.Imparator çok cesur değildi.Generallarini ve sarayın bürokratlarını toplayarak bir toplantı yaptı.Tahtı çoktan gözünden çıkarmış,canını kurtarmaktan başka bir şey düşünmüyordu.Bunun içinde kaçmaktan başka bir çare göremiyordu.Sarayın önünde demirl bulunan gemiye çoktan hazinesini yükletmişti.Gemiyle kaçtıktan sonra,en güvendiği generallerinden biri,üç bin askeriyle bir ölüm kalım savaşı yapacak,başarılı olursa tüm isyancıları kılıçtan geçirecekti.

Yapılan toplantıda tüm bunlar konuşulurken  Imaparatoriçe Teodora hiç sesini çıkarmamış.yanlızca dinlemişt ama sabrı taşarak :
'' Kaçmaktan başka çıkar yol kalmayınca ,kaçmaya kalkışmak adiliklerin en büyüğüdür ! Yıllaraca başında Imparatorluk tacını taşıyan biri,tacını kaybedince hayatını da kaybetmelidir.Ben her zaman Tanrıya yalvarmışımdır.Üzerimdeki Imparatoriçe pelerinimi aldığı zaman,canımı da alsın.Merak etme,üzerimizdeki bu pelerine,gerekrise göz alıcı bir kefende olabilir ! Gemi hazır,denizde sakin,istiyorsan kaçabilirsin.Ama benim geleceğimi sanıyorsan yanılıyorsun ''

Imparatoriçe Teodoranın bu sözleri;yanlız Imparatoru değil toplantıdaki herkesi  etkiledi.Imparatora bağlı kalan askerler  ustaca bir manevra ile hipodromu kuşattılar.Önce kapılar tutularak Isyancıların dışarı çıkmaları önlendi.Sonra da askerler tribünlerin üst basamaklarında gizlendi.

Isyancılar bunu beklemiyorlardı.Kapana kıstırıldıklarını anladıklarında artık çok geçti.Üst basamaklara  yerleşen askerler,İsyancılara rahatça nişan alarak onları ok yağmuruna tutuyorlardı.Asiler dışarı çıkmak için bir kaç defa kapılara saldırsalarda  geri püskürtüldüler. Az sonra mızraklanarak öldürülen  isyancıların cesetleri üstüste  yığıldıklarında bir duvar meydana getirdiler.Ok yağmuru uzun süre devam etti.Isyancılardan ayakta kalabilenler azalınca askerler tribünlerden inip kalanları kılıçtan geçirmeye başladılar.Akşam karanlığı çökerken tüm isyancılar ölmüştü.Ertesi gün cesetler Hipodrom'dan dışarı taşınırken sayıldı ve otuz bin kişinin öldürüldüğü anlaşıldı.

Yanlızca iki kişi bu kıyımda öldürülmemişti.Isyancıların İmparator ilan ettikleri Hypatius ve kardeşi..

Askerler  onları öldürmemiş ve kendilerinde hesap sorulması için onları hemen saraya götürdüler.Imparatorun karşısına çıkardılar.Korkan kardeşler :
'' Biz,isyancıları  oyunla hipodroma çekip yok edilmelerini  sağladık.Tanrı İmparator'a uzun ömür versin,girdiği her savaştan zaferle çıksın '' dediler
Imparator bu yalan karşısında şöyle dedi:
'' Çok güzel,ama mademki isyancılar üzerinde böylesine etkiniz vardı da,neden şehir yakmalarını önlemediniz '' 
Justinian iki kardeşi işkence ile öldürülmeleri için askerlere teslim etti.Ayaklanma bastırılmış,Imparator tahtında kalmıştı
Bu zaferi ne kendisi nede generalleri sağlamıştı.Herkesin korktuğu bir sırada Yigitçe davranan Teodora zaferin tek sahibiydi.

Saturday, March 16, 2019

TOMMASSO CAMPANELLA VE GÜNEŞ ÜLKESİ




' Bir güneş ülke'nin gelecekte gerçekleşeceğine inanıyorum.Bu olamayacak bir şey değildir ;çünkü özgür düşünceyi tutuklamayan,gerçek sevgisini zincire vurmayan cesur ve adil Türkler var....Evet,ben böyle bir ülkenin gerçekleşeceğinden  yana umutluyum.Gelecekte yalnızca adalet,gerek ve özgürlüğün  egemn olacağı bir '' Civitas Solis ' güneş ülkesi neden kurulmasın ? ''

Tommasso Campanella,Kardinşa Pierre de Berulle'ye yazdığı mektupta bunları söylüyordu.
XIV yüzyılın ikinci yarısında İtalya,tarihinin en karanlık günlerini yaşıyordu.Yerli ve yabancı zorbalar,Papalığın tutkuları,kişisel ıkar çatışmaları ve şehir devletlerinin birbirleriyle olan savaşları ülkeyi ağır bir siyasi karışılığın içine düşürmüştü.Italyanlar;güzel sanatlar,bilim dallarında  büyük başarıalr kazandıkları halde,Germenlerin ve Fransızların saldırılarından,Ispanyolların  ihanetinden  ülkeyi korumakta güçsüz kalıyorlardı.Bu duruma dayanamayan halk,yer yer ayaklanıp  suikastlara  girişiyorsa  da,her seferinde  başarısızılığa uğruyordu.Başarısızlıkla  sonuclanan ayaklanmaların,kuşkusuz  en ilgi çekici olani,büyük İtalyan düşünürü Campanella'nınkiyid....

Campanella,5 Eylül  1568 yılında,Calabria'nın ufak bir kasabası olan  Ştilo'da doğmuştu.Yoksul bri ana babanın  çocuğuydu.Kendine özgü kişiliği  ve parlak zekasıyla daha küük yaşlarda çevresinin ilgisini çekmişti.Yahudi asıllı Sihirbazdan Abraham'dan büyücülük öğrenmiş,on dört yaşında da Dominiken tarikatına girmişti.

Eline geçen bütün kitapları okuyor,bunları gerek hayatla karşılaştırıyordu.Bilime olan sevgisi ve dini kurallara karşı duyduğu kuşku sonunda onu Incil'e inanmamaya kadar götürdü.Düşüncelerini açık açık söylemesi de Kilisenin düşmanlığını  kazanmasına yol açtı.Çok geçmeden de ,artık inançlarına  saygı beslemediği Kilise,Campanella'nın  yakasına yapıştı..Tanrı'ya ve Kiliseye  inancı olmadığı  gerekçesiyle yargılandı.Deneysel metodu savundu.Roma'ya,sonra Floransa ve Padova'ya kaçtı.Engizisyonca eserlerinin taslaklarına el konuldu.Fakat yenir bir yargılanmadan sonra bağışlanınca bunları yeniden ele geçirdi.1598 yılında da Calabria'da bir manastıra çekildi.Burada,baş kaldırmanın ve bağımsızlığın zorunluluğu konusunda vaızlar verdi.Derebeylik topraklarının bölüşülmesini önerdi.

O dönemde İtalya,İspanyanın egemenliği altındaydı.Campanella,manastırda öğrencilerine verdiği vaızları gerçekleştirmek ve Ispanyol egemenliğine son vermek amacıyla 1599 yılında bir ayaklanma düzenledi.

Türklerin de katıldığı bu ayaklanmayı,İtalyan toplumbilimcisi V.Pareto şöyle anlatmaktadır.

''..... Calabria isyancılarının ilk amacı,Campanella'nın  düşüncelerini gerçekleştirmekti.Bu ayaklanam oldukça önemliydi.Papazlar,Şövalyeler,haydurlra hatta oralarda yaşayan Türk ticari kolonisinin üyeleri bile katılıyordu.Campanella ayaklanmanın düşün babası,Rinaldi adındaki öder ise silahlı eylemcilerinin başıydı.Belirlenen günde,iyi silahlanmıi üç-dört yüz kişi,halkın yardımıyla  bütün krallığı ele geçirip,Campanella'nın  yönetimini uygulayacaklardı.Fakat Casuslar ayaklanma konusunda Ispanyolları uyardı.Durumu bilmeyen türk donanması otuz çektirme ile stiloya çıksada  bir yardımı olmadı.Ayaklanma bastırıldı,ısyancı liderler öldürüldü ve Campanella hapse tıkıldı ''

Campanella'nın öğrencileri tutuklanmış kendiside ancak deli taklidi yaparak canını  kurtarabilmişti.1600 yılında Napoli hapishanesine kapatılan Campanella burada 21 yıl kaldı.Kendisi de papaz olduğundan VIII.Urbanus Ispanya'ya baş vurarak,Campanella'nın  Papalığın adli gözetimi altında geri kalan cezasını Roma'da çekmesini istedi.1621 yılında Roma'ya giden Campanella,gerçekten özgürlüğüne  kavuşmuş sayılırdı.Burada,cezasının  geri kalan altı yılını rahat bir biçimde  tamamladı ve eserlerini bitirmek olanağını buldu.Her iki şehirde toplam olarak 27 yol hapis yatmıştı.

Güneş ülkesiyle öteki eserlerini hapisteyken bir Alman'a vermişti.Bu adam kitabı,Francfort-sur-le-Main'de 1623 te '' Citta del Sole '' ( Güneş şehri ) adıyle yayınladı.

Campanella,düşünceleri  yüzünden ,cezası bittikten sonra Roma'da yeniden tutuklandı ve kendisine işkence edildi.Bir fırsatını bularak  Fransa'ya kaçtı ve ölüm tarihi olan 1639 yılına kadara Paris yakınlarındaki Dominiken manastırında yaşadı.

Campanella,Güneş şehir adlı eserinde ,kendine göre bir dünya kuruyordu.Kitap,Hospitalier tarikatının üstadıyle,dünyanın pek çok yerlerini  gezmiş ve bu arada Güneş şehrinide  ziyaret olanağını bulmuş bir Cenovalı gezgin arasında geçen konuşmalar biçiminde yazılmıştır.

Gezgin,Pasifik okyanusunda  ' Tabrabon ' adlı bir adada dört şehir devletinin  bulunduğunu,bunların üçünün  Avrupa devletleri biçiminde yönetildiklerini,dördücüsünün ise Güneş şehri olduğunu anlatır.

Güneş şehrinde ortaklaşa  bir yaşayış düzeni vardır.Kenti Hoh ya da Sol adını taşıyan  ve başyönetici durumundaki rahibin Pon,Sin ve Mor adlarını  taşıyan üç bakanı vardır ( Pon,Sin ve Mor kelimeleri Fransızca Pouvoir,Sagesse ve Amour kelimelerinden gelmektedir ).Kadınlar bile şu ya da bu erkeğin özel mülkiyeti altında değildir.

Aşk Bakanlığının ilgi çekici kararları bulunyordu.Evli çiftler,yıkandıktan  ve Tanrı'ya güçlü çocukları olması için yakardıktan sonra haftada iki kere birleşebileceklerdi.Yatak odaları ünlü erkeklerin güzel heykelleriyle süslenecek,kadınlar bu heykelleri seyredeceklerdi.Birlşme saati Doktor ve müneccimler tarafından belirlenecekti.İri ve güzel kadınlar,İri ve güçlü erkeklerle,Şişman kadınlar zayıf erkeklerle evleneceklerdi.Öfkeli ve sinirli erkeklerse,yumuşak başlı kadınlarla yuva kurabileceklerdi.Evlenme yaşına gelmeyen bir erkek,önüne geçilmez cinsel istekler duyarsa,bunlara görevlilerde kısır yada gebe kadınlar bulunulucaktı.Çocuklar devlet gözetiminde eğitilirler ve açık alanlarda ,kızlar ve oğlanlar jimnastik yaparlarıd.

Güneş şehrinde yaşayanlar,ölümsüzlüğü Tanrı'da ve mutlu yeryüzü hayatını da ortaklaşa yaşamda arayan kimselerdi.Onlarda ne yoksulluk ne zenginlik ne de tembellerle köleler vardır.

Bilindiği gibi tarihte ilk Güneş Devleti Kısa bir süre de olsa M.Ö 133 yılında Bergama'da Aristonicos tarafından gerçekleştirilmişti.Ondan sonra bir çok düşünürler hep bu Güneş Devleti hayali ardında koşmuşlardır.Campanella da bunlardan biriydi.Ama o,Aristonicos gibi düşüncesini gerçekleştirmemiş,hayallerini bir kitabın sayfalarına aktarmaktan öteye geçememişti...