Sunday, June 7, 2020

OSMANLI DONANMASINDA INGİLIZ AMIRALI HOBART PAŞA



Babası  Augustus Edward Hobert Hampden’in Buckinghamshire’in altıncı Earl’lüğüne getirildiği sırada,1 Nisan 1822 de Walton on the woods kasabasında hayata gözlerini açan,dördüncü  çocuğu ve üçüncü oğlu Augustus Hobart sanki doğum gününün kendisine bir oyunuymuş gibi yaşamı boyunca bir serüvenden öbürüne süreklenmişti. Annesi kralın yaverlerinden John Williams’ın kızı ve dayısı ünlü yargıçlardan Sir Edward Vaughan Williams kendisini öğütleriyle adam etmeye çalışmışlar,fakat Dr Mayo’nun  Surrey de Cheam kasabasındaki okuluna giden Hobart daha ilk öğrenimini bitirmeden okuldan kaçmış ve ailesi haylazlığı ve aşırı canlılığı nedeniyle kendisini donanmaya yazdırmıştır..
Henüs 13 yaşındayken Kraliyet Donanması nın ‘ Rover ‘ adlı 18 toplu gemisinde görev almış,sonra ‘ Rose ‘ adlı gemiye nakletmiş ve 1842 yılında  Kraliyet Denizcilik Okulu diplomasını alarak Portsmouth  limanındaki  ‘ Excellent ‘ adlı gemiye atanmıştır. Daha sonra ‘ Dolphin ‘ adlı gemide kendisine görev verilerek Güney Amerika kıyılarına  esir ticaretini önlemek  ödeviyle yola çıkmışlardır.Tek başına esir dolu bir gemiyi yakalayıp Demerera’ya 1844 Mayısında getirmesi büyük yankılar yapmış, bu haraketi nedeniyle Kraliçenin yatına Kaptan atanmıştır.

1845 Eylül ayında ‘ Rattier ‘ adlı gemiyle Akdeniz sularında hizmete çıkan Hobart, 1847 de terfi ettirilerek ‘ Bulldog ‘ adlı gemiye geçirilmiş ve Baltık Denizin de Ruslar’a karşı başarılı harekatta bulunduğu saptanmıştır. 1855 de ‘ Duke of Wellington ‘ adlı gemide Helsingfors’ta üstün başarı gösteren Hobert,Komutanlığa terfi ettirlmiştir. 1863 yılında deniz albaylığına yükseltildikten sonra,ömrü boyunca almak üzere,yarım maaşla emekliye ayrılmıştır.

Hobart paşa,o sıralarda başlayan Amerika Birleşik Devletlerin deki  iç savaşına güney kuvvetlerine yardım etmek,Wilmington ve Charleston limanlarına ,mühimmat ve cephane taşımak gibi  tehlikeli işlere katılmış,cesaretini bir kez daha göstermiştir.Yaşamının bu dönemini ‘ Never Caught ‘ başlıklı bir eserde kaleme alan Hobart,şimdi yeni bir serüven aramağa koyulmuştur.

Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın Türkiye’den Londra’ya kaçtıkları 1867 yılında Türk Donanmasın da boşalan Sir Adophus Slade’in Müşavir Paşa kadrosuna atandığı duyulmuştur.Oysa ki,Ingiltere ,Abdülaziz’in tahta çıktığı  gündenberi  orduya olduğu kadar donanmaya da önem verdiğini  gözönüne alarak Amiral Slade aracılığı ile  Istanbul ve Izmit tersanelerinin reformunu ve yeni savaş gemileriyle donanmanın güçlendirilmesini öngördüğü için emekliye ayrılan Slade’in yerine bir başkasının atanmasını önermek üzere bulunuyordu.Amerika daki Serüvenleri nedeniyle Ingiltere Amiralliğinin Deniz Subayları sicilinden kaydını sildiği Hobart’ı bu göreve önermeyi düşünemezdi..Zira Ingiltere’nin  Akdeniz politikası milliyet esasların göre değil,kendi ulusal çikarlarına göre ayarlanmıştı.Ingiltere küçük bir Yunanistan kurulmasını olayların zoruyla benimsemişti.Fakat Osmanlı Imparatorluğu’nun toprak bütünlüğünü korumasını büyük bir Yunanistan’ın kurulmasına tercih ediyorlardı.Osmanlı Devleti,Ingilter’nin ,dostu ve müttefikiydi.Büyük Yunanistan kurulduğu takdirde,bu devletin  Rusya’nın dostu olacağı aşağı yukarı belli olmuştu.Bu durum karşısında Ingiltere,Girit ayaklanması patlak verince,Babıali den yana çıkmayı gerekli görünüyordu.İşte bu düşüncelerle Türk donanmasına,istekliler arasından bir Ingiliz Amirali seçip göndermek üzereyken Charlus Augustus Hobart’ın Slade Paşa kadrosuna atandığı haberiyle şaşkınlık geçirdi ..

İyi bir denizci olarak yetişen Hobart,gemisiyle birlikte  Istanbul’a bir gelişinde,Abdülaziz’in ilk sadrazamı Keçecizade Fuat Paşa’yı makamında  ziyaret etmişti…’ Hayatımdan  Bölümler ‘ başlıklı eserinde ayrıntılarıyla anlattığı nı ziyarette Fuat Paşa,kendisine Girit adasındaki ayaklanmayla son vermek,ablukayı yarana Yunan bandırali gemilerle uğraşmak konusunda fikrini sorunca,Hobart bunlara ilginç yanıtlar vermiş ve Fuat Paşa birkaç gün sonra kendisini tekrar görmek istemiş ve bu görüşmede isterse,Sultan’ın kendisine Osmanlı Donanması’nda hizmet verebileceğini bildirmiştir.Hobart,kendisi gibi bir Ingiliz deniz subayının yirmi yıl Türk donanması hizmetinde Müşavir olarak çalıştığını düşünmüş ve yaşlılık yüzünden ayrılan Sir Slade’in Müşavir Pala kadrounu memnunlukla kabul edeceğini ifade etmiştir..

1867 yılında Yunanistan’a karşı savaşa katılmış olması nedeniyle Deniz subayları sicilinden kaydı silinen Hobart paşa,Lord Derby’nin kendisinden yana çıkması sayesinde 1874 de yeniden sicile geçirilmiş,1877 de dost bir ülke olması gerekçesiyle Rusya savaşına Türk donanmasıyla katılması yüzünden ikinci kez 1877de sicilden silnmiştir.

Fuat paşa’nın Türk donanması hizmetine aldığı Hobart 16 yıl süreyle yürüttüğü bu görevde ileri sürdüğü öneriler ve yaptığı değerli hizmetlerle büyüklerinin takdirlerini toplamıştır.Eserinde ‘’ Türkler gibi efendilere hizmet etemke hiç zor değil,çünkü hizmetlerindeki yabancılara özellikle son derece nazik ve müşfik muamele ediyorlar.Onurlarını rencide edecek bir harekette bulunulmazsa ve öğüt verirken fazla tenkide kapılınmazsa,kendileriyle geçinmek çok kolay.Danışman sıfatıyla ileri sürdüğüm teklifler daima iyi niyetle benimsenmiştir.Sultan beni yaverlerinden biri gibi taltif etmiş ve beni bir arkadaş gibi kendisine yakın görmüştür ‘’ diyen Hobart Paşa,göreve başladığı ilk günlerde ,Girit adasına konulmuş olan ablukayı yararak ayaklanmış Giritlilere erzak götürmekte olan ‘ Enosis’ adlı Yunan bandıralı geminin  kimliğini belli etmesi isteğine cevaben,gemisine ateş açmasını fırsat bilen Hobart,bu gemiyle birlikte Syra limanındaki aynı işi gören üç başka Yunan gemisinide kıstırıp,adadki isyanın üç gün içinde bastırılmasını sağladığını anlatıyor.Istanbul’a dönüştüğünde Sultan’ın kendisini Amirallliğe yükselterek nişanlarla onurlandırdğını belirtiyordu.Girit Asilerinin teslimi üzerine adaya giden Sadrazam Ali Paşa’yı, Türk edebiyatının  hiciv alanında en büyük eseri sayılan ‘ Zafername’sinde Ingiliz amiral yuzundan alay eder.

Türk donanması,Hobart Paşa devrinde 10920 personeli ve 173 toplu 30 zırhlıyla 15188 personelli ve 486 toplu ahşap savaşından oluşuyordu.Devrinin gemi sayısı yönünden 3.filosu olmakla ün yapmıştı.1877 Türk Rus savalına katılan Hobert Paşa,Tuna’dan başarıyla Rus ablukasını yararak geçirdiği gemilerden söz ederken donanmayı ve deniz erlerini şöyle anlatıyor ‘’ Türkler her zaman olduğu gibi asla gibi Cesur ve kuzu gibi itaatkar.Muhteşem bir orduları ve birinci sınıf bir Avrupa devletinin bile haklı olarak övünebileceği bir donanmaları var !’

1885 yılında sicil kaydı yenilene Hobart Paşa,Londra yı ziyaretle Ingiltere ve Osmanlı Imparatorluğunun Afganistan bunalımı nedeniyle bir antlaşma yapması konusunu savunuyordu.Fakat bunda bir başarı sağlayamayınca sağlık durumunda bir sarsıntı geçirdi.1886 yılında hava değişimi ve tedavi  maksadıyla İtalya’ya gitti.19 Haziran ayında Milano da hayatını  kaybetti.

Başında iki evlneme geçen ve ilk eşini 1877 de kaybeden Hobart Paşa ikinci eşiyle 1879 da evlenmişti.Vasiyeti üzerne cenazesi,Türkiye’ye  getirildi  ve 24 Temmuz 1886 günü büyük bir törenle Haydarpaşa daki Ingiliz mezarlığına ,Kırım savaşı ölüleri için dikilen anıt çevresine gömüldü…


Friday, June 5, 2020

SÜMERLERDE OKUL VE EĞITIM




Uygarlık tarihi açısından bakılınca,Sümer’in kazandığı en üstün başarılar,çiviyazısının gelişmesi ve bunun doğrudan uzantısı olan resmi eğitim sistemiydi.M.Ö Üçbinyılın başlarında yaşayan isimsiz,uygulamaya eğilimli Sümer bilginleri ve öğretmenlerinin yaratıcılığı ve azmi olmasaydı,günümüzün entekektüel ve bilimsel başarılarının pek olanaklı olamayacağını söylemek bir abartma değildir.Hiç şüphesiz ilk Sümer işaretleri olan resimyazısını icat edenler,daha sonraki zamanlarda,geliştiği haliyle okul sistemini kolay kolay öngöremezlerdi.Fakat öncelikle üzerlerinde ekonomi ve yönetimle ilgili yazılar bulunan binden fazla resim yazılıküçük tabletten oluşan,bilinen en eski yazıyla yazılmış belgeler ( Erek’te bulunanlar ) arasında bile okuma ve alıştırma yapma amaçlı sözcük listeleri içeren pekçok tablet bulunmaktadır.Bu da daha MÖ 3000 lerde bile yazı yazıcıların öğretme ve öğrenme üzerine düşünmüş olduklarını gösterir.Bunu izleyen yıllarda ilerleme yavaşladı.
Fakat M.Ö Üçüncü bin yılın ortalarından itibaren bütün Sümer de yazı yazmanın resmi olarak öğretildiği bazı okullar bulunmuş olmalıdır..Sümerli Nuh’un memleketi olan Şuruppak kentinde elli yıl önce yapılan kazılarda,yaklaşık olarak MÖ 2500 yıllarından kalma çok sayıda ‘ ders kitabı’ çıkarıldı;bunlar,tanrı,hayvan ve eşya listeleriyle çeşitli sözcük ve deyim listelerinden oluşuyordu.
Ne varki,Sümer okul sisteminin olgunlaşıp gelişmesi M.Ö Üç bin yılın ikinci yarısında oldu.Bu döneme ait onbinlerde kil tablet çıkarılmıştır.Tabletlerin büyük çoğunluğu yönetimle ilgilidir ve Sümer ekonomik yaşamanın her evresini kapsar.Bu metinlerden ,o yıllarda bu mesleği yapan binlerce yazıcı olduğunu öğreniyoruz;kıdemsiz yazıcılar  ve yüksek yazıcılar,kraliyet ve tapınak yazıcıları,yönetsel etkinliklerin belli alanlarında uzmanlaşmış yazıcılar ve yönetimde üst derecelere yükselmiş yazıcılar vardı.Bu nedenle ülkenin her yanına dağılmış oldukça büyük ve önemli,çok sayıda  yazıcı okulu bulunduğunu kabul etmek için yeterli neden vardır.

Fakat erken döneme ait bu tabletlerin hiçbiri Sümer okul sistemi,örgütlenmesi  ve işleyiş yöntemlerini doğrudan ele almaz.Bu tür bilgi için M.Ö ikinci binyılın ilk yarısına gitmemiz gerekir.Kazılarda bu dönemden öğrencilerin günlük okul ödevlerinin parçası olarak hazırladıkları her türden alıştırmayla dolu yüzlerce uygulamalı çalışma tableti çıkarılmıştır.Bu tabletler,’ birinci sınıf ‘ öğrencilerin acemice çiziktirmelerinden ,ilerlemiş ve mezun olma noktasına gelmiş öğrencilerin zarifçe yazdıkları yazılara kadar büyük bir çeşitlilik gösterir.Bu eski çağ yazı defterlerinden Sümer okullarında geçerli olan öğretim  yöntemi ve müfredat programını yapısı hakkında çıkarsama yoluyla pekçok şey öğrenebiliriz.Daha da Önemlisi,Sümer öğretmenlerinin kendileri de okul yaşamı hakkında yazmaktan hoşlanıyordu ve bu denemelerden bazıları kısmen de olsa ele geçirmiştir.Bütün bu kaynaklardan Sümer okullarının amaçları ve hedefleri,öğrencileri be öğretim kadrosu,müfredat programı ve öğretim tekniklerinin bir tablosunu elde edebiliyoruz;Bu ise insanlık tarihinin bu kadar eski dönemi için eşsiz bir örnektir.

Sümer okulu Edubba ,yani tabe,let evi adıyla biliniyordu.Edubba’nın başlangıçtaki amacı ‘mesleki’ diyebileceğimiz bir eğitim vermekti;yani ilk olarka ülkenin ekonomik ve yönetsel gereksinimlerini,önceliklede tapınağın  ve sarayın gereksinemlerini karşılayacak yazıcıların eğitilmesi için kurulmuştu.Bu Sümer okulunun bütün varlık süresi boyunca ana amaşç olmaya devam etti.Bununla birlikte büyümesi ve gelişmesi süresince,özellikle de müfredat programının giderek genişlemesi sonucunda,Sümer de bir kültür ve öğrenim merkezi haline geldi.Edubba’nın duvarları içinde,zamanında geçerli olan teoloji,bitkibilim,hayvanbilim,coğrafya,matematik,dilbilgisi ve dilbilimle ilgili tüm bilgileri  inceleyen ve kimi durumlarda da bu bilgilere katkıda bulunan kişi,akademisyen yetişti.

Ayrıca günümüzdeki öğretim kurumlarında farklı olarak,Sümer okulu yaratıcı yazarlık diyebileceğimiz şeyin de merkeziydi.Geçmişin yazınsal yaratılarının incelenip kopyanlandığı  yer burasıydı;yenilerinin,oluşturduğu yer de yine burasıydı.Bu nedenle,Sümer okullarından mezun olanların büyük çoğunluğunun tapınak ve saray ile ülkenin zengin ve güçlü kişilerinin hizmetine giren yazıcılar oldukları doğruysa da,yaşamlarını öğretmeye ve öğrenmeye adayanlar da vardı.Bugünün üniversite profesörleri gibi,bu eskiçağ bilim adamlarının çoğu da geçimlerini sağlamak için maaşlarına bağımlıydılar ve boş zamanlarını araştırma ve yazmaya ayırıyordu.ilk zamanlar işe büyük olasılıkla tapınağın bir uzantısı olarak başlayan Sümer okulu,zamanla dindışı bir kurum haline geldi.Anlayabildiğimiz kadarıyla öğretmenlere öğrencilerden toplanan ücretlerden  ödemede bulunuluyordu.Müfredat programıda din dışı idi

Kuşkusuz eğitim ne genel nede zorunluydu.Öğrencilerin büyük çoğunluğu varlıklı ailelerden geliyordu;yoksullarsa uzun bir eğitimin gerektirdiği para ve zamanı kolay kolay bulabilecek durumda değildi.Yakın zamanlara kadar bunun doğru olduğu mantıksal çıkarsama yoluyla kabul ediliyordu.Fakat Nicolaus Schneider isimli Luksemburglu bir çiviyazısı uzmanı bunu çağın kaynaklarından yola çıkarak ustalıkla kanıtladı.Yaklaşık M.Ö 2000 den kalma ekonomi ve yönetimle  ilgili belgelerden yayımlanmış olanların binlercesinde ,aşağı yukarı beşyüz kişi listelerde kendilerini yazıcı olarak belirlemiş,bazılarıysa daha fazla tanıtıcı bilgi vermek amacıyla babalarının adını ve mesleğinide eklemiştir.Bu verilerden bir liste derleyen  Schneider yazıcıların,yani okul mezunlarının babalarının vali,kent kurucusu,elçi tapınak yöneticisi,subay,kaptan,yüksek mevkili vergi memuru,çeşitli türden rahipler,işletme yöneticileri,denetçi,ustabaşı,yazıcı,arşivci ve sayman olduklarını saptadı.


Bu listelerde yazıcı olarak yanlızca  tek bir kadının adı verilmektedir;bu nedenle,Sümer okullarındaki öğrenciler büyük olasılıkla yanlızca erkeklerden oluşuyordu..Sümer okulunun başı ‘ Okul Babası ‘ da denen Ummia’ydı. ‘uzman’,’profesör’,’öğrencilere’,’Okuloğlu’, mezunlaraysa ‘eski günlerin okul oğlu’ deniyordu.Öğretmen yardımcısı  ‘ağabey’ olarak adlandırılıyordu ve görevlerinden bazıları öğrencilerin kopyalaması için yeni tabletler yazmak,öğrencilerin kopyalarını gözden geçirmek ve ezberlerini dinlemekti.Diğer öğretim görevlileri arasında,örneğin ‘çizimden sorumlu kişi’ ve ‘ Sümerceden sorumlu kişi ‘ bulunuyordu.Ayrıca öğrencilerin okula devamından sorumlu gözetmenler ve disiplinden sorumlu özel görevliler vardı.Okul Müdürünün ‘ okul babası ‘ olması dışında,okul personelinin birbirleri karşısındaki derecelerinin ne olduğu konusunda hiçbir bilgimiz bulunmuyor
Sümer okullarının müfredat programına gelince,elimizde insanlık tarihinin erken döneminde gerçekten de eşsiz olan bu okulların kendilerinden elde edilen zengin veriler bulunmaktadır.Çünkü bu konuda eskiçağ insanlarının ifadelerine ya da dağınık bilgi parçalarından yapılmış çıkarsamalara bağımlı olmamız gerekmektedir.Yeni başlayanların ilk denemelerinden ileri düzeydeki öğrencilerin öğretmenlerinkinden ayırt edilemeyecek kadar iyi hazırlanmış kopyalara kadar okul çocuklarının ellerinden çıkmış yazılı gerçek ürünlere sahibiz..Bu okul ürünlerinden anlıyoruz ki,Sümer okulundaki müfredat programı belli başlı iki bölümden oluşuyordu:Birincisi bölüm yarı bilimsel  ve eğitici ,ikinciysa yazınsal ve yaratıcı olarak tanımlanabilir.



Birinci ya da yarı bilimsel konularda oluşan grup ele alındığında,bunların bilimsel bir dürtüden ,gerçeğin gerçeklik uğruna araştırılmasından kaynaklandığını vurgulamak önemlidir.Bunlar daha çok okulun yazıcılara Sümer dilini yazmayı öğretmek olan ana amacından çıkıp büyümüştür.Çünkü bu pedagojik gereksinimi karşılamak için  Sümer yazısı öğretmenleri öncelikle dilbilimsel sınıflandırmadan  oluşan bir öğrenim sistemi geliştirmişlerdi;yani Sümer dilini birbiriyle ilişkili sözcük ve deyim grupları halinde sınıflandırmışlar ve öğrencilere,kendileride bunları kolayca tekrarlayabilene kadar ezberletip kopyalatmışlardır.M.Ö 3000 yıllarında ,bu ders kitapları giderek daha tamamlanmış hale geldi ve yavaş yavaş bütün Sümer okulları için kalıplaşmış ve standartlaşmışkitaplara dönüştü.Bunlar arasında ağaç ve kamış,her türden hayvan ( böcekler ve kuşlar da dahil ) ülkeler,kentler ve köyler ,her türden taş ve maden adından oluşan uzun listeler görüyoruz.Genel olarak bakıldığında bu derlemeler bitkibilim,hayvanbilim,coğrafya ve mineralbilimle ilgili bilgiler denebilecek konulara hatırı sayılır bir aşinalık olduğunu göstermektedir bu olguysa bilim tarihlerince daha yeni anlaşılmaya başlamıştır.

Sümeri öğreticiler ayrıca çeşitli matematiksel çizelgeler ve çözümleriyle birlikte birçok ayrıntılı matematik  problemi hazırlamıştır.Dilbilim alanındaysa,Sümer dilbilgisi incelemelerinin iyi bir şekilde temsil edildiğini görüyoruz.Birçok okul tabletine,isim tamlamalarından ve fill çekimlerinden oluşan uzun listeler yazılmıştı;bu ise olduk.a incelikli bir dilbilgisel yaklaşıma işaret etmektedir.
Üstelik,MÖ 3000 son çeyreğinde Sümerlerin giderek Sami Kökenli Akadlarca fethedilmesinin bir sonucu olarak,eskiçağ profesörleri insanlığın en eski sözcükleri hazırlamışlardır.Çünkü Sami kökenli fatihler yanlızca Sümer yazısını kabul etmekle kalmamış,Sümerce konuşma dili olmaktan çıktıktan çok sonra bile Sümer yazınsal yapılarına büyük değer vererek onları incelemiş  ve taklit etmişlerdir.Bu da Sümerce sözcük ve deyimlerin Akad diline çevrildiği sözcükler için Pedagojik bir gereksinim doğurdu.

Sümer Müfretdat programnın yazınsal  ve yaratıcı yönüne gelince,bunlar öncelikle,M.Ö 3000 yılının ikinci yarısında ortaya çıkıp geliştirilmiş  olması gereken geniş ve çeşitli yazınsal yapıt gruplarının incelenmesi ,kopyalanması  ve taklit edilmesinden oluşmaktaydı.Bu eskiçağ yapıtlarının sayısı yüzlercedir;hemen hemen tümü şiirsel biçimde olan bu yapıtlar,uzunluk olarak bin dizeye yakın olanlardan elli dizeden az olanalara kadar çeşitlilik gösteriyordu.Bugüne kadar bulunanların genellikle şu türlerden oluştuğu görülür;Sümer tanrılarının ve kahramanlarının eylemlerini ve serüvenlerini kutlayan şiirsel anlatı biçimindeki mitler ve destansal öyküler;tanrılara ve krallara adanmış ilahiler;ağıtlar,yani Sümer kentlerinin sık sıks başına gelen yıkımdan duyulan üzüntüleri dile getiren şiirler;atasözleri,hayvan hikayeleri ve denemeler de dahil olmak üzere bilgelik yapıtları.Sümer kalıntılarından  ele geçen yaklaşık beşbin yazınsal tablet ve parçanın birçoğu eskiçağ öğrencilerinin acemi elinden çıkmadır..

Sümer okullarında uygulanan öğretim yöntemleri ve teknikleri konusunda henüz fazla bir şey bilinmemektedir.Sabah okula gelen,öğrecni ,bir önceki hazırladığı tablet üzerinde çalışırdı.Sonra,’ağabey’ yani öğretmen yardımcısı yani bir tablet hazırlar,öğrenci de bunu kopyalayıp çalışmaya başlardı.Ezber,öğrencinin çalışmasınında ,kuşkusuz büyük bir rol oynuyordu.Bundan başka,öğretmen ve yardımcısı,öğrencilerin kopyaladığı ve incelediği basit listeleri,çizelgeleri ce yazınsal metinleri,hatırı sayılır ölçüde sözlü ve açıklayıcı malzemeyle desteklemiş olmalıdırlar.


Fakat Sümerlerin bilimsel ,dinsel ve yazınsal düşüncelerini anlamamız için paha biçilmez değerde olabilecek bu dersler büyük bir olasılıkla  hiçbir zaman yazıya geçirelememiştir;bu nedenle bizim için sonsuza kadar yitirilmişlerdir.

Sümer okulu,ilerici eğitim diye adlandırabileceğimiz yöntemle hiçbir şekilde ‘lekelenmiş’değil sede müfretdat programı en azından bir ölçüde pedagojik yönelimliydi.Böylece acemi öğrenci çalışmalarına tu-ta-ti,nu-na-ni,bu-ba-bi,zu-za-zi vb oldukça basit hece alıştırmalarıyla başlıyordu.Bunun ardından telaffuzlarıyla birlikte tek bir işaretten meydana gelen yaklaşık 900 maddelik bir işaret listesi üzerinde çalışmalar ve araştırmalar yapılması geliyordu.Sonra,şu yada bu nedenle tek bir işaretten değil de iki ya da üç işaretin oluşturduğu bir grupla yazılan yüzlerce sözcüğün yeraldığı listeler geliyordu.Bunları,anlamlarına göre düzenlenmişs binlerce sözcük ve deyimi içeren derlemeler izliyordu.Nitekim ‘’ doğabilimleri ‘’ alanında insan ve hayvan bedeninin bölümlerinden,yabani ve evcil hayvanlardan,kuşlar ve balıklardan,ağacalar ve bitkilerden ,taşlar ve yıldızlardan oluşan listeler vardı.Eşya listeleriyse şunlaru içeriyordu : Tahtadan yapılma nesneler(işlenmemiş tahta parçasından kayık ve arabaya kadar değişen 1500 askın nesne)kamış,post,deri, ve metalden yapılmış nesneler,çeşitli türde çanak çömlek,giysi,yiyecek ve içecek.Bu listelerin özel bir grubu yer adlarını ele alıyordu:Ülkeler,kentler ve köyler,ayrıca ırmaklar,kanallar ve tarlalar.Bunlara,yönetsel ve hukuksaş belgelerde en çok kullanılan ifadelerden yapılmış bir derlemenin yanı sıra mesleklerin,akrabalık ilişkilerinin,insan bedenindeki sakatlıkların vb.adlarını veren sekizyüz sözcükten oluşan bir liste de dahildi.

Öğrenci ancak Sümercenin karmaşık sözcük dağarcının yazılıiına aşina olduktan sonra kısa cümleler,atasözleri ve hayvan öyküleriyle Sümer’in ekonomik yaşamında büyük bir rol oynayan hukuksal belgelerin düzenlenmesinde  çok önemli olan şözleşme ‘ örneklerin’den yapılmış derlemeleri kopyalamaya ve ezberlemeye başlıyordu.Bu dilbilimsel eğitimin yanı sıra öğrenciye matematik dersleri de veriliyorud;bu dersler ,hacim,uzunluk ve ağırlık ölçülerini içeren ölçüm tablolarının ve hesaplamalarda kullanılmak üzere çarpım ve dönüştürme tablolarının öğretilmesi biçiminde yapılıyordu.Daha sonra öğrenciye ücretlerle,kanal kazımıyla ve inşaat işleriyle ilgili uygulamalı problemler çözdürülüyordu.

Disiplin söz konusu olunca değnek hiç esirgenmiyordu.Kuşkusuz öğretmenler öğrencileri iyi çalışmaları için övgü ve takdirde de teşvik ediyordu,ama hata ve kusurlarını düzeltmek için önceliklesopaya güveniyordu.Bu nedenle öğrencinin işi hiç e kolay değildi.Hergün gündoğumundan günbatımına kadara okula gidiyordu.Yıl içinde kimi tatilleri olması gerekir,ama bu konuda hiçbir bilgimiz bulunmuyor.Yıllarını okul çalışmalarına veriyor,ilkgençliğinden genç bir adam oluncaya kadar okulda kalıyordu.Öğrencilerin şu ya da bu konuda,ne zaman ve ne ölçüde uzman olmalarının beklendiğini bilmek ilginç olurdu.Fakat okul etkinlikleriyle ilgili birçok başka konda olduğu gibi bu konuda da kaynaklarımız yetersiz kalmaktadır.

Sonuç olarak okul binası hakkında da birkaç söz söyleyebiliriz.Mezoptamya da yapılan birçok kazıda şu ya bu nedenle okul olabileceği düşünülmüş binalar ortaya çıkarılmıştır.Bunlardan biri Nippur da,diğeri Sippar’da ve bir üçüncüsüde Urda dır.Fakat odalarda çok sayıda tablet bulunmuş olması dışında ,bunları sıradan evlerin odalarından ayıran pek bir şey yoktur ve saptama yanlışta olabilir.Bununla birikte Nippur’un batısında bulunan eski Mari kentinde kazı yapan Fransızlar,bir ,iki ya da dört kişinin oturabileceği pişmiş tuğladan yapılmış sıraların bulunduğu,kesin olarak bir okul sınıfının karakteristik özelliklerini sergileyebilecek iki oda bulunmuştur..

Eskiçağdan Sümerli bir öğretmenin yazdığı muammalı bir bilmecede okul binasının biçimine bir gönderme yapılıyor olabilir.Bilmece şöyledir..

Gök gibi sabanı olan bir ev,
Bakır bir ibrik gibi bezle örtülü
Bir kaz gibi yere basar
Gözü açılmamış olan ona girer
Gözü açılan ondan çıkar
Dilerim bu yazı size eski Sümerdeki Okul ve eğitim sistemi konusunda bilgi vermiştir.

Wednesday, June 3, 2020

SUMERLERIN KESFI





Klasik Çağlarda Babil Ülkesi adıyla bilinen Sümer,Mezopotamya nın aşağı yarısından oluşur,bu alan kabaca günümüz Irak ının Bagdat’ın kuzeyinden Basra Körfezine kadar olan bölümüyle özdeştir.Yaklaşık olarak 26.000 km2 dir.İklimi aşırı sıcak be kurudur ;toprağı kendi başına bırakılırsa kıraç; rüzgara açık ve verimsizdir.Düz arazi ırmaklar tarafından oluşturulmuştur;bu nedenle maden ve taş çok azdır.Bataklıklardaki kocaman sazlıklar bir yana bırakılacak olursa,hiç kerestelik ağaç bulunmaz.O zaman burası,’ Tanrının terk ettiği ‘ görünüşe göre yoksulluğa ve yokluğa mahkum,gelecek vaat etmeyen bir ülkeydi.Ne varki buraya yerleşen insanlar M.Ö 3000 da bilindikleri adıyla Sümerler,olağandışı bir zekaya ve girişimci,kararlı bir ruha sahipti.Ülkenin doğal dezavantajlarının karşın bu insanlar Sümer’i  gerçek bir Cennet Bahçesi’ne çevirmişler ve büyük olasılıkla insanlık tarihindeki ilk yüksekkütürü geliştirmişlerdi.

Sümer halkı teknoloik icatlar için alışılmadık bir yeteneğe sahipti.Daha ilk yerleşenler bile sulama fikrini akıl etmiş,bu da Dicle ve Fırat ırmaklarının zengin alüvyon taşkınlarını toparlayıp kanallara akıtmaları ve tarlalarıyla bahçelerini sulayarak verimli hale getirmelerini sağlamıştı.Maden ve taş kıtlığına karşı bir çare olarak hiç tükenmeyen ırmak kilini ve çamurunu orak,çömlek,levha ve kavanoz haline getirerek fırınlamasını öğrenmişlerdi.Çok az bulunan,inşaat kerestesinin yerine,geniş ve bol bataklık sazlıklarını kesip kurutmuşlar,bunları demetler halinde bağlayarak  ya da hasır biçiminde örerek ,çamur sıvasının yardımıyla kulübeler ve hayvan barınakları yapmışlardı.Sümerler,daha sonra,her yerde bol bol bulunan ırmak kilini şekillendirmek ve fırında pişirmek için tuğla kalıbını icat etti ve böylece inşaat malzemesi sorunları kalmadı.Çömlekçi çarkı,araba tekerleği,saban,yelkenli tekne,yapı kemeri,tonoz kubbe,bakır ve tunç dökümü,perçinleme,lehimleme,taş heykelciliği,oymacılık ve kakmacılık gibi yararlı araçlar,beceriler ve teknikler geliştirdiler.

Kil üzerine yazma sistemi buldular;bu yazı ödünç alınarak ikibin yılı aşkın bir süre boyunca Yakındoğu da heryerde kullanıldı.Bizim Batı Asya tarihinin  ilk dönemlerine ilişkin bilgilerimizin hemen hemen tümü,Sümerler tarafından geliştirilen çiviyazısıyla yazılmış ve son yuzyirmibeş yılda Arkeologlar tarafından kazılarla çıkarılmış binletce kil belgeden gelmektedir.
Sümerler yanlızca maddi ilerlemelerinden ya da teknolojik becerilerinden ötürü değil ,fikirleri,idealleri ve değer yargıları bakımındanda dikkat çekici insanlardı.Açık görüşlü  ve sağduyulu olan bu insanlar yaşama pragmatik bir gözle bakmış,zihinsel  yeteneklerinin sınırları elverdiği ölçüde,olgu ile hayali,dilek ile dileğin gerçekleşmesini ya da gizem ile gizemlleştirmeyi,nadiren birbirine karıştırmıştır.

Yüzyıllarca Sümer bilginleri  bir bakıma ‘ tanrıların olanı tanrılara veren ‘ ve ölüm ile tanrısal gazap karşısında ölümlülerin kaçınılmaz olarak sınırlı ve özellikle çaresiz olduğunu kabul ve teslim eden bir iman ve itikat sistemi geliştirmişlerdir.Maddi alandaysa  servete ve mal mülke,zengin hasada,tıka bası dolu tahıl ambarlarına,hayvanlarla dolu ağıllara ve ahırlara,karada başarılı ava,denizde iyi balıkçılığa yüksek değer vermişlerdir.Ruhsal ve Psikolojik olarak hırs ve başarıya ,üztünlük ve saygınlığa,onu ve takdir edilmeye büyük önem vermişlerdir.Sümeşer kişisel hakları konusunda derin bir bilince sahipti ve ister kralı,ister üstü ya da isterse eşiti tarafından yapılmış olsun,hakları çiğnenince tepki gösterirdi.Yasalar yapıp yasa derlemeleri hazırlıyanlarını,yanlış anlamaları,çarpıtmaları ve keyifiliği önlemek için her şeyi ‘’ Ak üzerine Kara ‘’ yazıya geçirenlerin ilk defa Sümerler  olması şaşırtıcı değildir.


Sümerler bireye ve bireyin başarılarına yüksek değer veriyordu,ama yine de hem bireyler hem de topluluklar arasında güçlü bir işbirliği ruhunu besleyen  her şeyin üstünde bir etken vardı.Sümer’in gönencinin ,hatta bizzat varlığının sulamaya bağlı olması,Sulama topluluğunun  çabasını ve örgütlenmesini gerektiren karmaşık bir süreçtir.Kanalların kazılması ve sürekli olarak onarılması gerekir.Su,ilgili herkes arasında adil olarak bölüştürülmelidir.Bunun güvence altına alınması için tek tek toprak sahiplerinden,,hatta tek bir topluluktan daha güçlü bir iktidarın olması zorunluydu.Hükümet kurumlarının ve Sümer devletinin ortaya çıkışının nedeni budur.Sulanan toprak verimli olduğundan Sümer büyük bir tahıl fazlası üretiyordu,fakat hemen hemen hiç madeni yoktu,taş ve kerestesi çok azdı.Bu nedenle devlet,,ekonomisi için gerekli olan malzemeyi ya ticaret ya da adkeri güç yoluyla elde etmek zorundaydı.Bu nedenle M.Ö 3000 bin yıldan itibaren Sümer kültürünün  ve uygarlığının,en azından belli ölçülerde,doğuda Hindistan’a ve batıda Akdeniz’e ,güneyde eskiçağ Etiyopyasına  ve kuzeyde Hazar denizine kadar yayılmış olduğuna inanmak için geçerli nedenler vardır

Kuşkusuz,tüm bunlar beş bin yol önce olmuştu ve çağdaş insanın ve kültürünün incelenişiyle pek ilgili değilmiş gibi görünebilir.Gelgelelim gerçek şudurki,Sümer ülkesi çağdaş uygarlığın bir çok önemli özelliğinin doğuşuna tanıklık etmiştir.Felsefeci olsun öğretmen olsun,tarihçi olsun sair olsun,hukukçu olsun,reformcu olsun devlet adamı olsun,mimarcı olsun,heykeltras olsun,olasıdır ki günümüz insanı ilkörenğini ve meslektaşını eski Sümerde bulacaktır.Elbette çağımızdaki türevin Sümer deki kökü artık dolaysız ya da kesin olarak izlenemez.Kültürel yayılmanın yolları çok çeşitli,dolambaçlı ve karamaşıktır;sihirli dokunuşu çok hafif ve dayanıksızdır.Ama yine de bir Hz Musa yasasında  ve bir Hz Süleyman meselinde,Hz Eyüp ün gözyaşlarında ve bir Kudus ağıtında ,ölüm döşeğindeki  tanrı insanın hüzünlü masalında,Hesiodos’un evrendoğum öykülerinden birinde;bir Hint mitinde bir Ezop masalında,bir Öklid teoreminde burçlar kuşağının bir burcunda ,bir hanedan arması tasarımında,bir minanın ağırlığında bir açının derecesinde ,bir sayının yazılışında hala görünür.Sümerler modern toplumuzun yapı taşları hatta temeli olmuştur .Ama önce Sümer dili ve kültürünün dirilişinin hikayesini inceleyelim….

Gariptirki yüzyıl önce Sümer kültürü hakkında hiçbirşey bilinmiyordu,hatta bir Sümer halkının ve dilinin var olabileceği bile düşünülmüyordu.Yuz yıl önce Mezopotamya da kazı yapmaya abşlayan akademisyenler ve Arkeologlar Sümerleri değil,Asurluları arıyorlardı.Asurlular hakkında doğruluğu tartışmalı olsa bile Yunan ve Ibrani kaynaklarından bilgiler vardı..Ne var ki,Sümer konusunda Kutsal Kitap klasik dönem ve klasik dönem sonrasıyla ilgili tüm literatürde bu ülkeye ya da halkına ve diline ilişkin fark edilebilir hiçbir iz bulunmuyordu.İkibin yıldan fazla bir süredir,Sümer ismi bile insanların zihninden ve belleğinden silinmişti.Sümerlerin ve kültürlerinin varlığını keşfi beklenen bir şey değildi.Konuyla pek ilgili olmayan bu ayrıntı,Sümer araştırmalarının yavaş ve sıkıntılı olmasına neden oldu.

Aslında Sümer dilinin çözülmeside Sümerce gibi çivi yazısıyla yazılan ve daha eskiden Asurca ya da Babilce adıyla bilinen Sami ailesine mensup Akadcanın çözülmesi yolu ile oldu.Akadça içinde anahtar,M.Ö Birinci binyılda Iran ın büyük bölümünde hüküm süren Persler ve Medlerce konuşukan bir Hint Avrupa dili olan Eski Persçede bulunmuştur.Çünkü Pers Ahmanes Hanedanın bazı yöneticileri yazılarını çiviyazısıyla üç dilde yazmayı siyasal bakımdan uygun bulmuştu.Kendi dilleri olan Persçe,fethedip boyun eğdirdikleri Batı İran yerlilerince konuşulan eklemeli bir dil olan Elamca,Babilliler ev Asurlularca konuşulan Sami Kökenli Akadça.Mısır da bulunan Rosetta Taşının  aşağı yukarı bir eşdeğeri olan bu üçdilli çiviyazısı grubu,çiviyazısının yurdu Irak olmasına rağmen İran da bulunmuştur..

Issız höyüklerinin ya da tell lerinin altında uzun bir zamandır gömülü olan Asur,Babil ve Sümer halklarının  diriltilmesi,XIX yüzyıl biliminin  ve klasik filoloji araştırmalarının  etkileyici  ve muhteşem bir başarısıdır.Elbette daha önceki yüzyıllarda da antil Mezopotamya kalıntıları  hakkında tek tük raporlar bulunuyordu.Aslında daha XII yy da ,Navarra krallığındaki Tudela kentinin hahamı Yonah oğlu Bünyamin Musul Yahudilerini ziyaret etmiş ve bu kentin yakınlarındaki kalıntıların antik Ninova ya ait olduğunu saptamıştır,ama yazdıkları ancak XVI yy da yayınlanır..
Öte yandan,Babilin saptanması ,Roman Pietro della Valle’nin günümüzdeki Hilla kasabası yakınlarındaki höyükleri ziyaret ettiği 1616 ya kadar gerçekleşmedi.Bu keskin gözlü gezgin,yanlızca Babil kalıntılarının dikkat çekici bir betimlemesini yapmakla kalmamış,aynı zamanda hem orada hem de günümüzde Arapların ‘ Tel el Mukayyer ‘ ( Ziftli Höyük-Antik Ur kentinin kalıntıları ziftle kaplıdır) adını verdiği höyükte bulduğu yazılı tuğlaları Avrupaya getirmiştir.Ilk Çivi yazıları Avrupaua gelir.

XVII ve XVIII yy da pek cok gezgin antik uygarlıkları arasalarda gördüklerini hep Kutsal kitaptaki referans çerçevisine uydurmaya çalıştılar.1761 ile 1767 yılları arasında bı gezilerin en değerlisi yapılmıştır.Bu Danimarkalı Matematikç, Carsten Niebuhr’un gezisi idi.Niebuhr,Persepolisteki yazırların kopyasını çıkarmış,bu da çivi yazsının çözülmesine giden yolu açmıştı.Niebuhr ayrıca krokiler ve çizimler yardımıyla çağdaşlarına Ninova kalıntıları hakkında somut bir fikir veren ilk kişi olmuştur.Bir kaç yıl sonra Fransız Botanikçi Michaux Paris teki Bibliother National’e Bagdatın güneyinde bulunan Ktesifon da bulunmuş bir sınır taşı satmış,taşın Avrupa ya gelen gerçekten değerli ilk yazıt olduğu ortaya çıkmıştı.Bazı saçma çevirileri yapılan bu basit yazıt aslında sınır işaretini bozacak kişilere yönelik olağan lanetleri içeriyordu

Aşağı yukarı aynı dönemde,Bagdat taki bölge papaz ve bilimler Akademisi üyesi Başrahip Beauchamp çevresinde,özellikle de Babil kenti kalıntıları arasında gördüğü şeylere ilişkin dikkatli ve titiz gözlemler yapıyordu;aslında Mezopotamya’da bilinen ilk Arkeolojik kazıyı,bir duvarcı ustasının yönetiminde birkaç yerli işçi tutatarak,,günümüzde turistlerce hala görübilecek olan  ve şimdi Babil Aslanı olarak bilinen bir heykelle bağlantılı olarak yapılmıştır.Şimdi güzel bir kopyası Berlin Devlet Müzesinin Yakındoğu bölümünde görülebilecek olan İştar Kapısının bazı bölümlerini ilk betimleyen kişi de o olmuştur.Beauchamp ayrıca Persepolis yazılarına benzediğini fark ettiği ufacık yazılarla kaplı sert silindirler bulduğundan da söz etmektedir.1790 da yayınlanan gezi anıları Ingilizce ve Almancaya çevrilmiştir.

Başrahip Beauchamps ın çaktığı kıvılcımın sonuçlarından biri,Londra daki Doğu Hindistan Şirketinin Bagdat taki görevlilerine bazı arkeolojik araştırmalar ve keşifler yapma yetkisi vermesi olmuştur.Böylece,1811 yılında,Doğu Hindistan Şirketinin Bağdat taki yerleşik görevlilerindn  Claudius James Rich’i ,Babil kenti kalıntılarını inceleyip haritasını çıkarırken,hatta bazı bölümlerinde kısa süreli kazılar yaparken görüyoruz.Rich dokuz yıl sonra Musula gelerek antik Ninova daki büyük höyüklerin krokilerini çıkarmış ve araştırmalar yapmıştır.Pekçok yazılı tablet ,tuğla,sınır taşo ve Nebukadnezzar ile Senharipimkiler de dahil olmak üzere silindir toplamıi ve sekreteri Carl Bellimo ya da dikkatlice kopyalarını çıkartarak çözülmeleri için Fililog Grotefend’e göndermiştir.Rich in koleksiyonu Britsh Museum dadır


Rich 1821 yılında 34 yaşındayken ölmüşfakat Babil’in kalıntılarına ait iki anı kitabi,içerdiği çizimler ve yazıtsal malzemeyle birlikte yaşamaya devam etmiştir.Bu Kitabın Asurolojinin ve onunla ilgili çiviyazıları araştırmalarının doğusuna işaret ettiği söylenebilir.Richi,bir dizi Mezopotamya kalıntısının özenli sanatlsa çizimleriniyapan ve ayrıca Babin’in kalıntılarının yer aldığı bütün bölgenin planını çizen Robert Ker Porter izlemiştir.Rich in 1811 de kazdığı Babil kalıntılarında Robert Mignan 1828 yılında kısa süreli kazılar yaptı ve yazılı bir silindiri çıkardı.
1842 yılında bu sefer Musul daki Fransız konsolosu Paul Emille Botta yı görüyoruz.Başlarda kazılar kuzey Mezopotamya da genel olarak Asur ülkesi olarak bilinen topraklarda yürütülmüştü.Burada çıkarılan binlerce belge Akadca yazılmıştır.Ama ilk çıkarıldıklarında bu bilinmiyordu.O zaman söylenebilecek tek şey,bunların Iran da özellikle de Persepolis ve çevresinde bulunan üçdilli yazıtların üçüncüsüne benziyordu.Persepoliste muhteşem bir sarayın kalıntıları hala ayaktaydı;bunlar arasında çok sayıda uzun,güzel sütün yerinde duruyor,çeşitli türden oyma alıntılarsa çevreye dağilmıştı.Kentin çevresinde güzel bir Nekropol vardı.Persepolis anıtlarının çoğu Babil deki yazıların benzerleri ile doluydu..Ayrıca XIX yy ortalarında üçdilli yazıtlardan biri çözülmüş ve yığınla özel isim elde edilmişti;bu isimler yazıtlardan üçünsünün çözülmesinde kullanılıcak ve bu da Irak ta çıkarılan ‘  Asurca’ tabletlerin okunmasını sağlayacaktı.Bu nedenle Akadcanın çözülmesini sağlayan bu süreci  izleyebilmek için öncelikle üçdilli Perspolis yazılarının birinci sınıfınn çözülmesine ve bunlardan elde edilen bilgilerin niteliğine ilişkin bazı bilgilere sahip olmamız gerekir.

Persepoli kalıntılarının Avrupa da tanınması XVI yy da ,Venedikin Pers elçisi Geosofat Barbarosun gezi programı 1543 te Venedikta yayınlandığındı zaman olmuştur.Anıtlardaki yazılardan ilk kez Ispanya ve Portekizin Perse gönderdiği bir elçi olan Antonia de Goueca 1611 yılında Lizbon da yayınlanan kitabında bu yazıların farklılığından söz etmiştir.Ardılı Don Figueoa ise Antwepte yayınlana bir kitapta Sicilius un betimlemesinden yola çıkıp Darius un sarayını saptamıştır.Pietro della Valle 21 Ekim 1621 tarihli bir mektupta Persepolis kalıntılarını inceledeğini ve hatta yazılardaki beş işaretin ( biri hatalı da olsa ) kopyasını çıkardığı bildirmekte ve yazıların soldan sağa doğru okunması gerektiğini söylemektedir.1673 yılında genç Fransız Sanatçısı Andre Daulier Deslandes  Persepolis sarayının ilk eksiksiz gravürünü yayımlamış,fakat yazıtlardaki işaretlerden yalnızca üçünün kopyasını çıkarmış ve bunları gravürüne yanlızca süsleme oldukları izlenimini verecek şekilde yerleştirmişti.Bu XVIII yy boyunca yaygın olarak kabul edilen bir teori olmuştur.1677 yılında elli yıl kadar önce Britanya’nın Pers elçisi olarak  görev yapmış olan bir Ingiliz olan Sir Thomas Herbert,görünüşegöre üç satırlık bir pasaj olan bir yazının epey kötü bir kopyasını yayımlamış,daha sonra bunun birbirinden tümüyle farklı üç yazıttan alınmış satırlardan oluştuğu anlaşılmıştı.

1693 yılında,yirmi işaretten oluşan iki satırlık bir Persepolis yazıtının,Doğu Hindistan Şirketinin bir temsilcisi olan Samuel Flower tarafından çıkarılmış bir kopyası yayımlanmıştı.Bu özgün bir yazıt olarak kabul edildi;oysa aslında çeşitli yazıtlardan seçilmiş 23 ayrı işaretten oluşuyordu;bu yanlış,yazıyı çözme girişiminden bulunanlarda az kafa karışıklığı ve hayal kırıklığı yaratmadı.1700 yılında yazıya ilk kez ‘ çiviyazısı’ ismi verildi ve bu isim o zamandan beri yerleşti.Ismi verilen Thomas Hyde,eski Pers dininin tarihin üzerine bir kitap yazmış ve burada Flower’in yazıtının kopyasını kullanarak işaretleri ‘’ çiviyazısı ‘’ şeklinde betimlemişti.Maalesef,kendisibu işaretlerin  anlamlı bir konuşmayı  aktarmak amacıyla değil,olsa olsa süs ve bezeme işlevi görmek üzere yapıldığına inanıyordu.


Persepolis ten elde edilen ilk eksiksiz yazıt 1711 yılına kadar yayımlanmadı.Bunun yazarı sonradan Ingiliz vatandaşlığına geçen Jean Chardin gençliğinde Persepolis’i üç defa ziyaret etmişti.Üç adet üçdilli yazıtın oldukça doğru kopyası  üç yıl sonra Carneille Lebrun tarafından yayımlandı.Fakat Pers yazıtlarının  çözülmesine giden yolu açan kişi Danimarkalı Carsten Niebuhr olmuştur. 1778 yılında üç adet üç dilli Persepolis yazıtının titiz ve eksiksiz çıkarılmış kopyalarını  yayımlayan Niebuhr,bu yazıların  soldan sağa doğru yazıldığını ,üç yazıtın her birinde üç farklı türde çiviyazısı kullanıldığını  ( bunlar ‘ Sınıf I-Sınıf II ve Sınıf III olarak adlandırılmıştır ) ve nihayet Sınıf 1 in alfabetik bir yazı yönetimini simgelediğini çünkü kendi çıkardığı çizelgeye göre yanlızca  kırkiki işaretten  meydana geldiğini gösterdi.Ne yazık ki Niebuhr bu üç yazı sınıfının üç değişik dili temsil etmediği,aynı dilde üç değişik biçimde yazmak için kullanıldığı kanısındaydı.1798 yılında,başka bir Danimarkalı olan Friedricj Munter son derece önemli şu gözlemde bulundu: Niebuhr’un Sınıf I i alfabetik yazıSınıf II hece yazısı,Sınıf III resim yazısıdır.bu sınıflardan her biri,farklı bir yazı biçimini olduğu kadar farklı bir dil de simgelemektedir.

Böylece,çiviyazısının çözülmesi için artık temel atılmıştı.Her biri üç farklı dili simgeleyen üç farklı türde  çiviyazısıyla yazılmış çok sayıda yazıtın eksiksiz kopyası bulunuyordu;ayrıca her yazıttaki  üç sınıftan birincisinin alfabetik nitelikte olduğu saptanmıştı.Fakat çözme işleminin kendisi hemen hemen yarım yüzyıl aldı.üstelik eğer iki uzman sürece bilmeden de olsa önemli katkılarda bulunmamış olsaydıherhalde tümüyle olanaksız olacaktı.Bu katkılar,her ne kadar çiviyazılı Persepolis Yazıtlarıyla hiç ilgisi yoksa da çiviyazısını çözenlere temel bir yardım sağlamış olan incelemelerinin yayımlamasıyla olmuştu.Bu uzmanlardan  Antequil Duperron adındaki Fransız  Zerdüstçülüğün kursal kitabı Avesta’nın elyazmalarını toplamak için Hindistan da uzun zaman geçirmiş ve bunların yazıldğı dil olan eski Persçeyi  öğrenmişti.Anquetil Duperron un konuyla ilgii yayınları 1768 de ve  1771 de çıkmış ve çiviyazılı persepolis yazıtlarını çzömeye çalışanların Eski Persçe hakkıda bir fikir edinmesini sağlamıştı.Bununda Eski Persçe olduğu varsayılan üçdilli yazıtlardaki  Sınıf I in çzöülmesi için son derece yararlı olduğu görüldü.Öteki uzmansa Persepolis çevresinde bulunan Pehlevice yazıtların çevirisini 1793 te yayımlayan Silvestre de Sacy ydi.Bu yazılae,çiviyazılı Persepolis yazıtlarından yüzyıllar sonrasına tarihlenmekle birlikte aşağı yukarı klişeleşmiş bir ifade kalıbını ortaya koyuyordu; eski anıtlardaki ifadelerinde öncülü olduğu varsayılabilecek bir kalıp şöyleydi ‘’ Büyük Kral,Krallar kralı Ynin oğlu büyük Kral ,kralladın kralı…..’’
Persepolis yazıtlarının çözümünde ilk girişim Gerhard Tyschsen tarafından yapılmıştır.Sınıf Iin incelerken işaretlerden dördünü doğru olarak saptayan Tyschsen,sıksık görülen işaretlerden birinin,bir sözcük bölücü olduğunu saptadı ve daha başka birçok zekice gözlemde bulundu.Fakat yazıları Part hanedanına,yani gerçek tarihinden beşyüz yıl sonraya tarihlendirerek hata yapmıştı ve tümüyle tahmine dayana çevirileri yanlış olmuştur.

Tychsen elde ettiği sonuçları 1798 de yayımladı.Aynı yıl Kopenhaglı Frederich Munter de Danimarka Kraliyet Bilimler Akademisine 2 bildiri sunarak Persepolis belgelerinin Ahmeniş hanedanına olduğunu kanıtladı.Bu yazıtların çözülmesi için çok önemliydi.Fakat Munterin kendisi yazı çözme çabalarında daha fazla ilerleme gösteremedi .Ötekilerin başaramadığını başaransa bir Yunanca öğretmeni olan Freidrich Grotelend oldu.



Grotelende,çiviyazılı Persçe yazıtları,yani Niebuhr’un 3 sınıfından birincisini çözen kişi olarak ün kazandı.En sık tekrarlanan işaretleri ayırmakla başlayan Grotefend bunların sesli olduğuna karar verdi.De Sacynin Pehlevice  yazıtlardaki ifade kalıbını alarak bunun yardımıyla,anıtı diktiren kralın ve babasının isimleriyle ‘ Kral ‘ ve Oğlu gibi sözcüklere rastlanmasının en muhtemel olduğu yerleri buldu.Sonra da Ahmeniş hanedanından bilinen kralların isimlerini ,öncelikle uzunluklarını göz önünde bulundurarark uygun yerlere yerleştirdi ve Duperron’un Eski Persçe çalışmalarında elde ettiği sözcüklerden ilgili olanlarını yazıtlardaki  bazı başka sözcüklerin okunuşuna ulaşmak için kullandı.Böylece işaretlerden on tanesiyle üç özel ismi doğru olarak saptadı ve pek çok yanlış içermekle birlikte içeriği hakkında yine de iyi bir çevirisini yaptı.

Grotefend in çiviyazısını çzöme girişiminn bazı bölümleri 1802 yılında daha tam bir anlatımı da 3 yıl sonra yaımlandı.Grotefend’in çabaları Tychsen,Munter ve özellikle Babil ve Ninova kalıntılarından elde ettiği çiviyazılı belgelerin kopyalarını sürekli olarak onu gönderen Rich tarafında övülmüştür.Fakat Başarılarını abartan Groetefend,daha cok kelime çözdüğünü iddia etsede kimse inanmıyordu.Ne var ki,Grotefend çözme işleminde doğru iz üzerindeydi;nitekim gelecek on yıllarda bu,ekleme,çıkaran ve değiştirmeler yapmaya devam eden birçok akademisyenin çabalarıyla,kanıtlanacaktı.

Fakat Eski Pers Dilinin gerçek anlamda kavranabilmesi ve tüm işaretlerin kesin olarak çözümlenmesi için yeterli uzunlukta olmayan Persepolis yazıtları,yeteri kadar geniş bir sözcük dağarcığı sunmuyordu.Bu da bizi,ilk çiviyazısı araştırmalarının hakim siması olan parlak,sezgi sahibi ve azimli Ingiliz Henry Creswicke Rawlinson’a ve bir grup yazıtın ,hemen hemen aynı ölçüleri kullanan iki kişi tarafından bağımsız olarak çözülür.

H.C.Rawlinson,Irandaki Ingiliz ordusundayken,dört biryana dağılmış olan çiviyazılı yazıtlara ilgi duymuştu.Üçdilli yazıtlardan  bazılarının,özellikle de Hemedan yakınlarındaki Elvend Kuh Dağı yazıtının ve Kirmanşahtan yaklaşık 30 km uzaktaki Behistun Kaya yazıtının kopyalarını çıkarmaya başladı.İki tane üçdilli kısa yazıdan ibaret olan Elvend Kuh yazıtının kopyasını 1835 te çıkarmaya başlayan Rawlinsonun diğer çalışmalar hakkında bilgisi yoktu.Ancak Goetfrend ve arkadaşlarının kullandığı yöntemin hemen hemen aynısını kullanarak bunları okumaya başarmıştır.Fakat bu yazıtlardaki bütün işaretleri saptayabilmek ve gereğince okuyabilmek için elde çok sayıda özel isim bulunmasının zorunlu olduğunu anladı.

Bunları da Behistun Kata yazıtında buldu.Özel olarak hazırlanmış,bazı bölümleri oyma bir yarım kabartmayla kaplı,110 m2 ye yakın yakın bir yüzey üzerine işlenmiş olan bu yazıt,yüzlerce satırlık 3 dilli bir metinden oluşuyordu.Ne yazık ki,bu anıt yerden yüz metre yükseklikteki bir kayanın üzerindeydi  ve ulaşmak için herhangi bir ataç bulunmuyordu,bu nedenle Rwalinson yazıta ulaşmak için bir iskele kurmak zorunda kaldı;olanaklı olduğu ölçüde eksiksiz bir kopya elde edebilmek için zaman zaman bir iple sarkarak kayanın önünde asılı durumda kalıyordu.



Rawlinson 1835 yılında 3 dilli Behistun yazıtlarının Persçe sütunlarını kopya etmeye başladı.Beş tane olan bu sütunlar metnin 414 satırını içeriyordu.Yazıtı 1837 yılında 200 satırı,yani yaklaşık olarak yarısını tamamlayıncaya kadar kopya etmeye devam eden Rwalinson,metinde yer alan yüzlerce yer isminden bir bölümünü klasik yazarların  ve ortaçağ coğrafyacıları sayesinde okudu.1839 da diğerlerinin çalışmalarında haberdar oldu ve yeni bilgilerle üçdilli Behistun yazıtındaki Eski Persçe yazının ilk 200 satırını çevirdi.Rawlinsonun amacı Behistun kayasındaki yazıların tamamını kopya etmekti; ne varki,askeri görevleri onun çalışmasını engelledi ve 1844 e kadar çalışmasına dönemedi.O yıl Behistun’a dönerek Eski Persçe yazıttaki 414 satırın tümünü bitirdi.Ayrıca ikinci versiyondaki ,yani daha sonra bilineceği adıyla Elamca versiyonundaki 263 satırın kopyasını çıkardı.

1848 yılında,çıkardığı kopyalardan ,yaptığı harfçevirilerinden,çevirilerinden,yorumlardan,aldığı notlardan oluşan elyazmalarını Bagdat’tan Kraliyet Asya Derneğine gönderdi.Böylece Eski Persçe yazıtlarının çözümünü kesinleştirir.Bu gerçek,Irlandalı parlak dilbilimci Edward Hincks in iki yıl önce sunduğu ve Rawlinson’un bağımsız olarak yaptığı birçok önemli gözlemi önceden tahmin ettiği bir bildirisini aynı yıl içinde yayımlamasıyal doğrulandı.Bundan sonra ancak küçük değişiklikler,eklemeler,düzeltmeler yapılabilirdi.Bunlardan özellikle dikkat çekeni,Lassenin öğrencilerinden Jules Oppert’in 1851 yılındaki çalışmalarıydı

Hincks,Rawlinson ve Oppert  yanlızca Eski Persçeyi sağlam bir temele yerleştirmekle kalmamış,aynı zamanda Akadca, ve Sümercenin  çözülebilmesinin yolunua açmış ve böylelikle,kadim yakındoğunun her yerinde gömülü olarak bulunan kilden ‘ kitapların ‘ tozlu sayfalarının açılmasınıda sağlamıştır.
Böylece Mezpotamya da yapılan geniş çaplı sistematik kazılara ve yolu ‘ kutsal üçlü’ tarafından açılan Akadca ve Sümercenin çözülmesine geliyoruz.1842 yılında Paul Emile Botta Fransanın Musul konsolosluğuna atanmıştı.Botta Musula gelir gelmez,Ninova kalıntılarının  gömülü olduğu iki höyük olan Koyuncuk ve Nebi Yunus ta kazılara başladı.Bu kazıların verimsiz olduğu görülünce,Botta dikkatini Koyuncuk’un biraz kuzeyinde Horsabad a yöneltti.Burada arkeloji bakımından zengin bir damara rastlamıştı.

Çünkü Horsabad kalıntıları M.Ö 800 yılın ilk çeyreğinde Asur ülkesini yöneten güçlü Kral II.Sargonun sarayını kapsıyor  ve birçoğu çiviyazısıyla kaplıolan dönümlerce araziye yayılmış Asur heykelleri,frizler ve kabartmalar içeriyordu.Bundan yalnız 3 yıl sonra,Ingiliz Henry Layard önce Nimrud da,ardından Ninova da ,sonra yine Nimrud da kazılara başladı.Layard,yarım kabartmalarla kaplı olan Kraliyet saraylarıan ek olarak,Ninova da II Sargonun oğlunun torunu olan Kral Aşurbanipal’in kütüphanesini buldu.Bu kütüphane,eski çağ insanlarının sözlükbilimsel,dinsel ve yazınsal yapıtlarının yazılı olduğ binlerce tabletten ve parçadan oluşuyordu.Böylelikel XIX yy sonunda Avrupa yüzlerce çivi yazılı yazıta sahip oldu.Çoğu Asur ören yerlerinden gelen  bu yazıtlar,çözülmek için adeta yalvarıyor,fakat o dönem için üstesinden gelinmesi  olanaksız görünen güçlükler ve engelle içeriyordu.Bununla birlikye büyük ölçüde Hincks,Rawlinson ve Oppert’in dahiyana ve azimli çalışmalarının sonunda,yazıların çözülmesinin tamamlanmış bir iş haline gelmesi on yıldan fazla sürmedi..

Gelecekteki çözücülerin elbette bir avantajı bulunuyordu.Botta ve Layard kazılara başlamazdan zuun süre önce şu ya da bu türden sınırlı sayıda yazıt,özellikle de Babil kalıntılarından elde edilenler,Avrupaya ulaşmıl ve üzerlerindeki yazıların,üçdilli Persepolis yazıtında yer alan Niebuhr’un Sınıf III üne benzediği saptanmıştı.Ama ne yazıkki,mantıksal olarak Sınıf I in çevirisi olarak kabul edilebilecek bu Sınıf III,Bütün çözme çabalarına direniyordu
Herseyden önce Persepolis yazıtları,dilin kavranmasını sağlamayacak kadar kısaydı.Üstelik o zaman elde bulunan Babil yazıtlarının yüzeysel olarak yapılmış bir çözümlemesi bile bunların yüzlerce işaretten oluştuğunu ortaya koyuyordu.Oysa,üçdilli yazıttaki Sınıf I de yanlızca 42 işaret vardı.,buysa özdeş olmalaı umulan isimlerin ve sözcüklerin ayırt edilmesini olanaksızlaştırıyordu.Son olarak görünüşe göre Babil belgelerindede aynı işaretler biim ve şekil yönünden dikkate değer değişiklikler gösteriyordu.Bu nedenle Babil yazısının çözülmesi için yapılan ilk girişimlerin sonuçsuz kalması şaşırtıcı değildir.

İlk önemli katkı 1847 yılında yayımlandı;bunun yazarı Edward Hincksti.Hincks behistun yazıtnın epeyce özel isim içeren Eski Persçe versiyonunun görece uzun bir kopyasının yardımıyla,bir dizi sesli harf,hece ve ideogram işaretini ve bunların yanı sıra özel isim olmayan ilk Babilce sözcüğü doğru olaraj okumayı başarmıştı.Bu ‘ Ben ‘ anlamna gelen ve Ibranice karşılığının hemen hemen aynısı olan bir zamirdi.A-na-ku.Ne varki Hincksi n çiviyazısının çözülmesinde can alıcı önemde olduğu ortaya çıkan büyük keşfi 1850ye kadar gerçekleşmedi.Bu keşif belli ölçülerde Botta nın sezgilerine dayanıyordu.Yanlızca,kazı yapmakla yetinmeyen Botta 1848 yılında çiviyazısı üzerine son derece ayrıntılı bir inceleme yayımlamıştı.

Botta,her ne kadar birçok ideogramın anlamını sökmekte başarılı olduysa da,tek sözcük okuma girişiminde  bulunmamıştı.,onun en verimli katkısı değişkelerle ilgili olmuştur.Dikkatli incelemeler  ve ayrıntılı belgelendirmelerden  sonra,okunuşu ve anlamı özdeş olmakla birlikte değişik biçimlerde yazılan çok sayıda sözcük olduğunu göstermişti.İşte değişkeli yazılışların bu dikkatli incelemesidir ki,Hincks in 1850 tarihli bildirisine yolu açmış;bu bildiride Hincks,Babil yazısının yüzlerce işaretten oluştuğu gibi görünüşte inanılmaz bir olguyu bir çırpıda açıklayabilmiş;bunun yanı sıra o kadar çok değişkenin bulunmasının nedenini de ortaya koyabilmiştir.Hincks,Babil Asur ( Akad ) yazısının alfabetik olmayıp hem heceyazısı hem de işaret yazısı olduğunu ,yani işaretlerin ( ünlü artı ünsüz yada ünsüz artu ünlü yada ünsüz  artı ünlü art ünsüz seslerden oluşan ) herhangi bir sözcüğü oluşturmak üzere  çeşitli şekillerde bir araya gelen heceleri simgeleyebileceğini ya da her bir işaretin bütün bir sözcüğü ifade edebileceğini belirtmiştir.

Babil yazısına ilişkin olarak edinilen bu yeni kavrayıla çiviyazısının çözümü artık hızla ilerleyebilirdi.Fakat belli başlı iki dilbilimsel destek henüz gerçekleşmemişti;bunların ikiside Rawlinsonun çaba ve araştırmalarının sonucu olarak ortaya çıkacaktı.Rawlinson 1874 yılında bir kez daha Bagdat tan Behistun’a gitmiş ve yaralanmayı yada ölmeyi göze alarak Babil versiyonunun kağıt kalıplaını çıkarmayı başarmış;buda ona,aynı anıttaki daha önce çözülmüş olan Eski Persçe metnin yardımıyla,çözümü ve çevirisi yapılabilecek olan 112 satırlık uzun bir metin sağlamıştır.Ayrıca bu çalışam sırasında,Babil yazısının çok önemli öteki özelliği olan ‘ çokseslilik ‘i yani aynı işaretin birden fazla sesi yada ‘ değer’ i temsil edebildiğini keşfetti.Bunun sonucunda Rawlinson artık 150 işareti doğru olarak okuyabiliyordu;Sami ailesine mensup olduğu artık kesin olarak gösterilmiş olan bu dilde yaklaşık ikiyüz sözcüğün okunuşunu ve anlamını biliyordu;hatta bu dilin dilbilgisel bir semasını ortaya koyabilmişti..




Rawlinson’un dikkat çekici çalışmaları 1850 ev 1851 yıllarında yayımlandı.Hincks de 1853 te,Rawlinsonun çalışmalarının yardımıyla Babil işaretlerine yüzden fazla yeni değer eklemeyi başarmıştı;böylece artık 350 ye yakın değeri ve okunuşu saptayabiliyordu.Fakat bu saptamanın  öngördüğü çokseslilik ilkesi akademisyenler arasubda güvensizlik,kuşku ve husumet yaratmış,bazıları Hincks –Rawlinson çevirilerine önyargılı ve değersiz diyerek saldırtmıştı.Eskiçağ insanlarının aynı işaretin çeşitli değerler taşıyabileceği bir yazı sistemi geliştirmiş olabileceğine inanmak çok güçtü;çünkü böylesi bir yazı okuyucunun kafasını belkide o kadar karıştıracaktı ki,bu yazı işe yaramaz hale gelecekti.İşte bu son derece nazik aşamada ,üçlünün üçüncü üyesi Jules Oppert imdada yetişti.Oppert 1855 yılında ,çiviyazısını çözme çalışmalarının,o ana kadar ulaşmış olduğu aşamaya ilişkin bir inceleme yayımlayarak Hincks-Rawlinson okunuşlarının doğru olduğunu gösterdi ve birden fazla değer taşıyan işaretlere birçok yenisini ekledi.

Ninova daki Aşurbanipal kütüphanesi adı verilen,yerde yapılan kazılardan elde edilen tabletler arasında bulunan,bizzat eskiçağ yazıcılarınca hazırlanmış heceyazılı alfabelerin ciddi bir incelemesini yapan ve çevirisinde bunları geniş ölçüde kullanan ilk kişi Oppert olmuştur.Onun yazdığı sayısız inceleme,yayıma hazırladığı metin ve giriştiği polemik ( en erken kazıların Asur halkının yurdu olan Kuzey Irak ta yürütülmüş olmasından dolayı ) artık genel olarak  Asuroloji diye tanınan yeni bilimin pekiştirilmesine ve bu bilimin saygıyla ve yüksek değer verilerek araştırılmasına yardımcı olmuştur.

1857 yılı Asurolojinin yazgısını belirleyici bir yıl olmuş ve Asuroloji bu sınavdan büyük bir başarıyla çıkmıştır.İşin bu noktaya gelmesine yolaçan,meslekten bir Asurolog değil,bir matematikçi ve mucit olmuştur.Integral hesabı üzerine araştırmalar yapan ve günmüz fotoğrafçılığının temellerinin  atılmasına yardım etmiş olan Fox Talbot aynı zamanda  amatör bir Oryantalisti.Rawlinsonun ve Hincksin yayımlarını incelemiş,hatta birçok Asurca metnin çevirisini yayımlamıştı.Asur Kralı I.Tiglath Pileser ( 1116-1076 ) dönemine ait,bir yazıtın henüz yayımlanmamış bir kopyasını elde eden Talbot,bunun çevirisini yapmış ve 17 Mayıs 1857 de mühürlü bir zarf içinde Kraliyet Asya Derneğine göndererek,derneğin Hincks ve Rawlinsona aynı metnin ayrı ayrı çevirilerini yapıp mühürlü zarf içinde gönderme çağrısı yapmasını önermişti.Böylece ayrı ayrı yapılmış üç çeviri birbiriyle karşılaştırılabilecekti.Dernek isteneni yaptı ve ayrıca o sırada Londra da bulunan Oppert’e de bir çağrı gönderdi.Her üçüde çağrıyı kabul etti ve 2 ay sonra çevirileri içeren dört mühürlü zarf Kraliyet Asya Derneği üyesi beş kişiden oluşan özel olarak atanmış bir komisyon tarafından açıldı.Yayımlanan raporda diğer şeylerin yanı sıra şu belirtiliyordu:Birbirine en yakın benzerliği gösteren çeviriler Rawlinson ve Hincks’inkilerin olmuş,Talbot’un çevirisi epeyce muğlak ve kusurlu kalmış,Opert ise çevirilerini kapsamlı bir şekilde notlandırmış ve pekçok yerde Ingiliz meslektaşlarından farklılıklar göstermişti.Toplam olarak bakıldığında ,hüküm o zamanki uygulanışı itibariyle Asurolojinin lehineydi ;her dört çevirideki benzerlikler epeyce yakınlık gösteriyordu ve böylece çiviyazısının çözülmesinin doğruluğu da kanıtlanmış oluyordu..




Oppert iki yıl sonra 1859 da,en önemli bilimsel çalışmalarından ‘ Dechiffrement des inscriptions cuneiformes ‘ yayımladı.Bu çalışma o kadar açıklayıcı, o kadar kapsamlı olmuş ve Asurolojiyi ve o zamana kadar elde ettiği başarıları o kadar yetkiyle dile getirmiştiki,bütün muhalefet ortadan kalkıverdi.Bunu izleyen yıllarda,özellikle Ingiltee,Fransa ve Almanya da ,birçok akademisyne yeni disiplinin tüm dallarında makaleler,monografiler ve kitaplar yazdı;Dil,tarih ,yazın,din,kültür vb.Binlerce metin koya edilip yayımlandı.İşaret listeleri,sözlükçeler ve dilbilgisi,söz dizimi ve kökenbilimi üzerine yüksek düzeyde uzmanlaşmış sayısız makale yazılıyordu.Böylece önceleri Babilce adı verilen ve artık giderek  Akadça şeklinde anılmaya başlanan Asurca çalışmaları gelişip olgunlaşıyordu.Öyleki 1963 yılı itibariyle,pek çok ciltten oluşan iki ayrı sözlük hazırlanmıştır.
Babilce,Asurca,Akadca!Ama Sümer ülkesi ve sümerler hakında hala birsey demedik.XIXyy ın ortalarına kadara hala kimse Sümerleri tanımıyordu.Hincks 1850 de Ingiliz Bilimler Geliştire Derneğinde  bir bildiri sunarak,Asur ve Babil ülkesinde kullanılan çiviyazısı sistemini icat edenin buraların  Sami kökenli haklı olduğu yolundaki genel kabule ilişkin bazı kuşkularının dile getirdi.Sami kökenli dillerde sabit öğe ünsüz sesler iken,ünlü sesler son derece değişkendir.Bu yüzden ünlü seslerin ünsüz sesler kadar değişmez göründüğü heceli bir yazım sisteminin Samilerce icat edilmiş olması pek doğal görünmüyordu.Yumuşak ve sert damaksıl seslerle dişsil sesler arasındaki farklılık Sami dillerinin önemli bir özelliği olmasına karşın çiviyazılı hece alfabesi bu fakı yeteri kadar ifade etmekten uzak görünüyordu.O zaman eğer çiviyazısını Samiler icat etmişse,işaretlerin hece değerinin izini,Sami kökenli sözcüklere kadar sürebilmek olanaklı olmalıydı.Fakat bu çok nadir olabiliyordu.Çiviyazılı işaretlerin hece değerlerinin büyük çoğunluğu,hiçbir Sami eşdeğerlisinin bulunamadığı sözcük ya da öğelere kadar geriye gidiyor gibiydi.Böylece Hincks çiviyazılı yazı sisteminin,Babil ülkesinde Samilerden önce yaşamış Sami kökenli olmayan bi halk tarafında icat edilmiş oludğu kuşkusunu taşımaya başlamıştı.

Hincks ve kuşkuları böyle idi.Hincks tarafında yayımlanan bir nota göre,iki yıl sonra 1852 de Rawlinsonun Koyuncuktaki kazılardan elde edilen hece alfabelerini inceledikten sonra,şu sonuca varmış olduğunu öğreniyoruz:Bu hece alfabeleri iki dillidir ve bunlarda yer alan Sami kökenli Babilce sözcükler,tümüyle yeni olup onun ‘ Akadca ‘ olarak adlandırdığı ve ‘Iskit yada Turan ‘ kökenli olduğunu düşündüğü ,o zamana kadat bilinmeyen bir dildeki  karşılıkları olan szöcükleri açıklıyordu.Nitekim Mezopotamya da Sami olmayan bir halkla Sami kökenli olmayan bir dilin yaşamış olabileceği  olasılığını ilk kez bu şekilde öğrenmiş oluyoruz.1853 yılında Rawlinsonun kendisi Kraliyet Asya Derneğinde ,bir konferans vererek,Babil ülkesinin güneyindeki ören yerlerinden elde edilen tuğla ve tabletlerde ‘ İskit ‘ dilinde yazılmış tekdilli çiviyazılı yazıtlar olduğunu söyledi.İki yıl sonra aynı dernekte verdiği bir konferansta da,iki dilli koyuncuk hece Alfabelerini belli ayrıntılarıyla ele alarak şunları söyledi ‘’ Bunlar Asur ve Iskit lehçelerinin karşılaştırmalı alfabeleri,dilbilgileri ve sözcük dağarcıklarından ne daha az ne da daha fazla bir şeydir.Çiviyazısını  etnik isimleri Akad olan Babil İskitlerinin icat ettiği varsayılabilir ‘’ Rawlinson devamla şunları söylüyordu:İşte bu Akadlar ‘’ Babil ülkesindeki ilkel tapınakları ve başkentleri inşa etmiş,Sami ardıllaryla aynı tarnrılara tapmış ve aynı yerlerde oturmuştır: fakat bunların,hem mitolojik hem coğrafi bakımdan farklı bir adlandırma sistemine sahip oldukları görülmektedir ‘’



Bu Babil İskitlerinin dili hakkındaysa Rawlinson,Koyuncuk tabletlerindeki  ‘’ karşılaştırmalı örneklerin ve satırlar arası çevirilerin ciltler doldurduğunu ‘’ söylüyordu.Bu yeni ‘ilkel’ dil üzerinde ikidilli metinlerden yola çıkarak yaptığı incelemelerin sonucunda şu yargıya varıyordu.’ Bu ilkel dille çağdaş zamana ait mevcut lehçelerden biri arasında herhangi bir dilsel yakınlık ortaya çıkarılıp çıkarılamayacağı çok kuşkuludur.Zamir sistemi ,Turan ailesinin başka herhangi bir kolundan çok,Moğol ve Mançu türüne daha çok yakınlık göstermekteyse de sözcük dağarcığı yönünde benzerlik pek azdır ya da hiç yoktur ‘’ Kısacası Rawlinson Sümerleri ve dillerini kesin olarak keşfetmiş,yanlızca bunları yanlış olarak önce Babil İskitleri sonra ( tam da ülkenin Samileri için simdi kullanılan terimle )Akadlı olarak adlandırılmıştı.

Çiviyazısını icat eden halkın doğru olarak adlandırılmasını,Asurolojinin tüm yönlerine ve özellikle de hece alfabelerinin incelenmesine büyük katkılar yapmış olan Jules Oppete borçluyuz.Oppert 17 ocak 1869 da Fransa Numismatik ve Arkeloji derneğinin etnografua ve tarih bölümünde bir konferans verererek ,bu halkın ve dilinin Sümerce olarak adlandırılması gerektiğini bidirdi.Vardığı bu sonucu,erken dönem hükümdarlarına ait bazı yazıtlarda bulunan ‘ Sümer ve Akad Kralı’ ünvanına dayandırıyordu.Çünkü pek doğru olarak belirttiği gibi Asur ve Babil ülkesinin Sami halkı için kullanılan isim Akad iken,Sümer burada oturanlardan Sami olmayanları ifade ediyordu.Hatta Opert bu konferansta daha da ileri giderek,Sümer dilinin bir çözümlemesinin,onu,bu dilin Türkçe,Fince ve Macarcayla yakın benzerlik gösterdiği sonucuna ulaştırdığını  söyledi.Bu ise daha yirmi yıl önce akademik dünya için mevcut bile olmayan bir dilin yapısı hakkında parlak bir kavrayıştı.
Sümerce  adlandırılması,çiviyazsısıyla uğraşan bilim adımlarınca hemen benimsendi ve Akadca terimi daha on yıllar boyunca kullanılmaya devam etti.Hatta Joseph Halevy adında ünlü bir orientalist  vardı ki,tersini gösteren tüm kanıtlara  karşın hem sümer halkının hemde dilinin  varlığını bile reddediyordu.Halevy 1870 lerden  başlayarak otuz yılı aşkın bir süre boyunca makale üstüne makale yayımlayarak,Babil ülkesine Samilerden başka hiçbir halkın sahip olmadığını ve sözde Sümer dilinin de Ruhbani  ve batini amaçlarla Samilerin kendilerinin tasarımladığı yapay bir icattan başka bir şey olmadığını iddia etti.Halevy kısa bir dönem Asurologların bile desteğini aldı.Fakat bütün bunlar artık yalnızca tarihsel tuhaflıklar olmaktan başka bir şey değildir;çünkü Oppertin Babil ülkesinin güneyinde iki kazı başlayacak,böylece bu halkın fiziksel özelliklerini açığa çıkaran heykellerle dikilitaşların ve siyasal  tarihleri,dinleri,ekonomileri ve yazınları açısından büyük önem taşıyan sayısız tablet ve yazıtın  keşfedilmesiyle Sümerler adeta haritadaki yerlerine yerleştirecekti.








Saturday, May 9, 2020

ISPANYOL GRIBIN DEN COVID 19 A GRIP USTUNE BİR DENEME



Bugunlerde belki tarihin en buyuk salgınlarından birini yaşıyoruz.Ben bu yazıyı yazarken 39.000 ölü 800.000 vakanın olduğu büyük bir salgın yaşıyoruz.Çinden başlayan seyahatini dünyanın 196 ülkesinde sürdüren,gerçek anlamda bir katili ne kadar tanıyoruz ? Bilim adamları pek tanımıyorlar,bunu biliyoruz.Ama bildiğimiz bir şey daha varki,bu virüsün kardeşlerini insanlık tarihinde zaman zaman gördük.Bu yazımda bu gizemli düşmanızın geçmişini kaleme aldım.
Şehirlerde yaşayanların çoğu hiçbir zaman gripten çok korkmamıştır.Kuduz gibi bir katil ya da çiçek gibi şekil bozucu bir hastalıkla karşılaştırıldığında,grip,hoş bir sıkıntıdan başka bir şey gibi görünmüyordu.Grip hastalığı gerçekten de tercih edilecek  bir hastalıktı.Ne yüzün şeklini bozuyor,ne cinsel organları çürütüyor,ne bacakları sakat bırakıyordu.Genellikle insanların kapalı mekanlara doluştukları kış aylarında görünüyor,ağrılar ve sızılardan pek öteye gitmiyordu.Akciğer sorunları olan çocukları ve yaşlıları öldürse de,veba ya da koleranın yaptığı gibi mezarllıkları doldurmuyordu.
Ayrıca insan hastalıklarının affetmediği iki şeyi,ticaret ile cinsel ilişkiyi etkilemiyordu.Grip gerçekten tam da hekimin istediği ve veba kurbanlarının  ihtiyacı olan şeydi.Hem köylülerin hem de kralların burunlarını çekip şikayet edebilecekleri tanıdık ve kısa süreli bir hastalıktı.
Bu evcil hastalık 1918 baharında aniden yetişkenlere düşman kesildi ve on sekiz ay içinde on beş milyon insanın ölümüne sebep oldu.Ölümler tıp adamlarını şaşkına çevirmişti.Fransa tüm birinci dünya savası boyunca ,savaş meydanlarında 15 milyon insanını dört yılda yitirmişti ama grip bu işi çok kısa sürede yaptı.yine 1918 yılında Birleşik devletlerde Gripten ölen 550.000 kişi varken,Amerikanın tüm deniz aşırı savaşlarında ancak bu kadar insan kayıpedilmisti.Alaska da yerli köylerinin tamamı yok olurken,Hindistanda ise 12 Milyon insanın canını aldı.
Gribe yakalanan yetişkinler bir yemeği veya bir çalışma bitirdiklerinin dakikasında ölüyorlardı.Grip salgını dünya tarihinin  en yüksek ölüm oranına neden olmasına rağmen,insanlar tarih boyunca cüzzam ve veba dan daha büyük korku ile bahsederler.
Bilimadamları grip virüsünü 1933 yılına kadar keşfedememesine rağmen,grip binlerce yıldır,dünyayı dolaşmakta idi.ilk hapşırık ve öksürük salgınları kesinlikle,Insanın at,domuz  ya da ördeği evcelleştirmesiyle başladı.Bu sevgili dostlarımızın grip taşıyıcısı olduğu kanıtlanmıştır.Bir ördeğin midesi ise dünyanın en iyi çalışan bir grip virüsü üreten bir fabrikadır.
Grip salgınları şehirleşmenin geliştiği 18 ve 19 yuzyıllara kadar insanları pek etkilemiyordu.Sosyal yaşamı seven bu virüs,her zaman kalabalık ortamları sevmiş ve faaliyetini şehirlilerin düzensiz yaşam tarzına uydurmuştur.Insanlar yürüyerek,at sırtında ya da yelkenli gemilerle seyahat ettiklerinde bu virüs te onların ritminde seyahat etti.Ancak,Buharlı gemiler  ve Demiryolu ile seyahat olanakları ortaya çıkınca virüs tüm dünyaya yayılma olanağını buldu.Bugun uçak seyahatlerini tercih eden grip virüsü,Şangay da hapşırık olarak başlayıp,12 saat içinde Newyork salgın olarak inebilir.Kalabalık şehirler ve hızlı seyahat imkanları ,hem yerel hem de geniş çaplı bir salgının en sevdiği ortamdır.
Grip virüsleri,arı sürüleri gibi farklı yoğunluktaki dalgalar halinde gelirler.Hava şartlarına bağlı olarak,bir grip salgını nüfusun yüzde 25-50 sini en çok bilinen ağrılar,ateşler,titremeler ve halsizlikle birlikte kısa sürede yatağa düşürebilir.Hastalaın yüzde birinden azı ölür.Her yüzyılda,düzensiz şekilde ortaya çıkan en az üç ya da beş büyük grip salgını yaşanır.Genelde Yoksulları tercih eden diğer salgınların tersine ayrımcılık yapmaz.Herkesin sağlığından alır.Grip salgınlarının bir diğer özelliğide kısa süreli olmalarıdır.XIX yy araştırmacılarından Theophile Thompson,grip virüsünden öyle büyülenmiştirki ‘’ onun değişmezliğinden ve tutarlılığından ulusal adetlerin etkilerine üstün olan bir ihtişam ‘’ olduğuna inanmıştır.
XVIII ve XIX yüzyıllarda genelikle,insanların gripten yatağa düşmelerinde iki ay önce atlar üşütür veya huysuzlanırdı.O dönemde ‘At nezlesi ‘ diye anılan bu durum,1732,1762 ve 1779’te salgınlardan hemen önce görüldü. Bu salgınların birine tanıklık eden Ingiliz bir veteriner raporunda ‘’ Atların kötü öksürdüğünü,ateşler içinde olduklarını,bir şey yemediklerini ve uzun sürede iyileştiklerini ‘’ yazmıştı.Bir başka Veterinerde anılarında 1837 salgınında Prusya’da atlar ve sığırların ‘nezle ve romatizma ‘ olduklarını yazar.Böyle pek çok örnek vardır ve aradaki ilişki normaldir.
Otomobilin icadından önce,insanlar bir yere gitmek için atları kullanırdı ve her mahallede bir sürü atın barındığı ahırlar vardı.Günümüzde pek çok tıp tarihçisi veya virüsbilimci,Birinci Dünya Savaşı öncesindeki grip salgınlarının atlar ve insanlar arasındaki virüs değiştokuştan kaynaklandığına inanır.At,toplumdaki önemini kaybedince,virüs bayrağını domuzlar ve ördekler devraldi.
Büyük grip salgınlarının kendine özgü yapısı,virüs dehasının gerçek bir yansımasıdır.Tüm diğer virüsler gibi grip virüsleride küçük ve oldukça hareketli yaratıklardır.Herpes virüsleri küre şeklindeyken,grip virüsü,içinde kurtçuk olan dikenli,saydam bir topa benzer.Basit genetik bilgi parçacıkları olan virüsler,ancak bir hücreyi ele geçirip üremek için onun parçalarını kullanmaya başladıklarında aktif bir yaşama geçerler.Virüsler çok özel işgalcilerdir.Grip virüsleri burun ve boğazdaki hücreleri hedef alır ve insan solunum yoluna saldırır.Virüsler bakterilerin tam tersine ilaçlara karşı çok dayanklı olup,sıksıkta mutasyona uğramaktadır.Yerleştiği hücreyi öldürmeden bir virüsü yok edemezsiniz.Solunum yollarını imha etmek bile virüslerden kurtulmanın bir yolu değildirBu özellikler,grip virüsünü ve havada dolaşan binlerce kuzenini çok dayanıklı organizmalar haline getirir.
Grip virüsünün sık sık kendi kendine genetik değişiklik yapabilme yeteneği onu yenilmez kılar.Örneğin bilim adamları çok uzun zaman 1918 salgınına yol açan türü bulamadılar.Grip virüsünün dış yüzeyinde hücre hırsızı görevini yapan iki molekül vardır.Bu özel moleküller,virüsün bir hücreyi ele geçirmesi için gereken maymuncuk görevini üstlenir.Ancak,virüsün kendini her yeniden yapılandırmasında,yüzey moleküllerinin küçük bir parçası farklı şekilde kopyalanır ve zamanla moleküller düzenlemelerini bir satranç oyuncularının titizliği ile değiştirir.Yüzyıllar süren mutasyonun ardından,bağışıklık sisteminin antikorları,virüsün yeniden düzenlenen dış yüzeyini artık tanıyamaz hale gelir ve yeni bir grip virüsü ortaya çıkar.Hızlı mutasyonlar sonucunda bazı virüs türleri yok olurken bazı yeni türler ortaya çıkar.Bu nedenle ilim adamları aşı üretmek için hep bir adım geriden gelirler.
Virüslerin her beklenmedik değişiminde,hayvanlar ve insanlar toplu halde ölür.1983 te Pennsylvania’da normal olarak tavuk ciğerinde yaşayan bir virüs,proteinlerini değiştirip tavuk beyni yemeye başladı.Bu salgın tavuğun fiyatını arttırdı.17 milyon tavuğun imha edilerek,gömülmesine neden oldu.Tavuklar,çiftliklerde bir toplama kampı koşullarında yetiştirdikleri ve biere et canavarı haline getirildikleri için,mutant virüs kendisine yabani kuşlardan çok daha iyi bir yemek bulmuştu.Aslında insanlarda bu tavuklara benziyor.Hastalığı kapmayı bekliyoruz ancak hayatta kalmamız garanti değil.1918 salgının mimarida böyle mutant bir virüstü.


Grip virüsleri,mütasyon geçirmedikleri  ya da kuşları yere sermedikleri zamanlarda diğer virüslerle birleşerek genlerini yeniden düzenlerler.Genetik malzeme parçacıklarının  değiş tokuşu  genellikle ördekler,domuzlar ve insanlar bir arada yaşadıklarında olur.Çinli çiftçiler yüzyıllardır,domuzları ördek dışkısıyla,havuzlardaki balıklarıda domuz pisliğiyle besledi.Ördekler ve diğer yabani kuşlar dünyadaki grip virüslerinin çoğunu barındırırlar,ama bunları doğrudan insanlara geçirmezler.Bununla birlikte virüs,kuşların yenilebilir olan dışkılarıyla domuzlara,domuzlardan da insana bulaşabilir.Güneydoğu Asya da evcil domuzlar,üç türe ait farklı grip türlerini,yeni bir virüs turu ortaya çıkıp yeni bir salgın başlatıncaya dek,çarpıştırmak suretiyle kuş ve insan virüsleri için ‘ bir karıştırma kabı’ görevi görmüşlerdir.Çin de bugüne kadar patlak veren grip salgınları tesedüf değildir.Birçok bilimadamı,yeni bir grip türü yaratmak  niyetinde değilsek,ördeklere doğru hapşırmamamızı öneriyor.
1918 salgını ya da onun virüs türleri muhtemelen Asya da ortaya çıktı ve kısa sürede Iowa’daki bir domuz çiftliğine ulaştı.Yüzyılın başında,bu ortabatı eyaleti mısırla beslenen bir domuz fabrikasıydı ve komuşularının iki katı kadar domuz etine sahipti.Heryıl Eyll ayında yapılan domuz yarışından sonra,domuzlar gizemli bir hastalığa yakalandı.Ödül sahipleri,ahırlarına hapşırarak,öksürerek  ve arteritli sakatlar gibi yürüyerek döndü.Milyonlarca domuz hastalandı,binlercesi öldü.Kendileri de hastalanan çiftlik sahipleri böyle bir şey görmediklerini söylediler.Domuzların hastalandığı zaman,Kanadalı avcılar gribe yakalanmış geyikler buldular.Virüs,bizonlarla koyunlarıda vurdu.
Iowali bir bilim adamı ve domuzları tanıyan biri olan Richard Shope,salgından on yıl sonra domuz gribi hakkında eğlenceli bir tez ortaya attı.Shope,New Jersey deki bir lalobartuvarda,Iowa domuzlarının normal olarak Akciğerlerinde grip virüsü barındıran bir parazit kurtçuk taşıdıklarını keşfve bakteretti.Bu 1918 salgınına yolaçan tür değildi( o sonsuza kadar yok olmuştu )ama grip olduğu kesindi.Akciğer kurtçuğunun ve virüsün yaşam döngüleri öyle bir tarzda işliyorduki,grup virüsü,ilkbaharda kurtçuklarda kuluçkaya yatıyor,sonbaharda  da domuzun solunum sisteminde ortaya çıkıyordu.Domuzlar,normalde zararsız bir parazit olan ,ama zatüreeye yol açabilen  Pfeiffer basilini de büyük miktarda barındıyorlardı.Bu Üç parazitin domuzda bir arada bulunması,hastalık üretecekleri anlamına gelmiyordu.Shope,virüsün bir ateşlemeye gerek duyduğunu düşündü ve hayvanların üzerine kovalarca soğuk su döktü,tıpkı Iowa’nın sonbahar yağmurları  gibi.Shope’un domuzları birden burunlarını çekmeye,zayıflamaya,hatta ölmeye başladı.Shope,Salgının bir Amerikan domuz çiftliğinde başladığı sonucuna vardı;bu hastalığın domuz gribi olarak adlandırılmasını açıklıyordu.Ancak,bugün birçok virüs uzmanı hastalığın domuzlara insandan bulaştığını düşünüyordu.Yine de Shope bir konuda haklıydı: 1918 gribi,bir virüs  ve bakteri kokteliydi.
İlk salgın dalgası,Amerikalıları ilkbahar ve yaz boyunca  baş ağrıları  ve ateşler içinde bıraktı.Tek habercisi zaatüreden ölne gençlerdi.Birçok grip salgının U şeklinde bir ölüm grafiği vardır.Gribin tükettiği  gençler ve yaşlılar,Pfeiffer gibi bakteryel  zatürre türleriyle mücadele güçlerini kaybedip ölürler.Ancak 1918 yazında gribin grafiği uğursuzca değişerek başka bir harfe benzedi: W.Çok daha fazla sayıda sağlıklı genç zattürreye  yakalanıp  ruhlarını teslim etti.Doktorlar,ölümlerdeki bu artışı sonbahara kadar fark  edemedi.Onlar fark edene kadar da Amerikalı Askerler  grini savaş yorgunu Avrupa’ya taşımıştı bile.Öksüren Almanlar salgına ‘’ Blitz Katarrh’’ derken ateşler içindeki Ingiliz adkerleri ‘’ Flanders Gribi ‘’adını verdi.Amerikalı Askerler ona ‘ Ispanyol gribi ‘ ya da ‘ Ispanyol kadını ‘ diyerek karışıklığı artırdı.Tarafsız bir güç olan Ispanya,savaş sırasında haberlere sansür koymadı;yarım milyon Ispanyol’u öldürecek olan grip çoktan manşetlerdeydi.
İlk salgın dalgası Japonya’yı ‘’ Güresçi Ateşi ‘ adıyla vurduktan sonra,salgının ikinci ve en öldürücü dalgası Boston dışındaki Devens kampını vurdu.35000 kişi için tasarlanmış olan askeri kışlada 45bin kişi barındırıyordu.Gribin ilk vakası Eylülün birinci günü görüldü ve on sekizine kadar vaka sayısı 6674e fırladı.Hepsi son derece  sağlam olan askerlerin çoğu,mosmor kesildi,burunları kanadı ve 48 saat içinde nefes almaya çalışarak öldüler.Bir doktor,bunun,gördüğü zatürre türleri içinde en vahşisi olduğunu söyledi ve yüzleri kaplayan ‘maun renkli lekeler ‘ nedeniyle ‘ siyahların beyazlardan ayırmanın güç  olduğunu’ bildirdi.Bir hafta içinde 8bin hasta 2 bin yatak kapasiteli bir hastahaneyi doldurdu.Bitkin düşen hemşireler,şefhat,bir battaniye ve yemek dışında bir şey veremedi.Bir gün içinde doksan kişi öldüğünde askeri doktorlar ölülerin göğüslerini açtılar ve solunum  organından çok ‘ kırmızı kuşüzümğ jölesine’ benzeyen akciğerlerini gördüler.Sağlıklı bir akciğer suda yüzebilirken,gripli olanlar kurşun gibi dibe  çöküyordu.Doktorlardan biri bunun ‘’ yeni bir enfeksiyon türü olması gerektiği’ sonucuna vardı.
Askeri doktor kısmen haklıydı.Yirmi ile otuz yaş arasındakileri seçen grip türü gerçekten de yeniyid.Ancak zatürreye neden olan strepkok ve Pfeiffer basili gibi bakteri enfeksiyonları eski ve tecrübeli mikroplardı.Salgının tek yeniliği,Iowa nın domuzlarında olduğu gibi aralarında ittifak kuran grip virüsü ile çeşitli bakterilerin birlikte boksörler gibi dövüşmekteydi.Virüs ilk sert darbesini ,sağlıklı yetişkinlerde akciğerlere sıvı dolmasına yol açabilecek şiddette bir hiper bağışıklık tepkisi oluşturarak gerçekleştirdi.
1918 domuz türüyle hiç karşılamamış olan yetişkin bağışıklık sistemi gereğinden fazla tepki vermişti.Bütün bu iltihap ve su,ortalıkta dolanan bakterilere akciğerleri eriten enfeksiyonlarla ölümcül darbeyi vurma fırsatı verdi.Kalabalık barakalar,kokuşmuş siperler ve asker taşıyan havasız gemiler,askerlerin menenjit ve stafilokoktan kaçamamasını garanti ediyordu.1918 de penisilin de yoktu.Ekim ayının sonunda,ABD askerlerinin beşte biri gribe yakalanmıştı.
Salgın,Amerikan şehirlerine girdiğinde,yeni bir kumar salgını gibi yayıldı ve sonra aniden tüm sosyal hizmetleri ölümlerin ağırlığı altında çökertti.Grip,Philadelphia’da santral çalışanlarının çoğunu safdışı bırakarak  telefon görüşmelerine son verdi.Beş yüzden fazla polisin yatağa düşmesiyle sokaklar derviyesiz kalır.İtfaiyeciler ve çöpçülede iş başı yapamadılar.Gribin annesi ve babasını öldürdüğü çocuklar yetim kaldı.Ölüler,gribin cenaze arabaları olarak çalışan taksiler onları alıp götürene kadara yemek masaları üzerinde günlerce bekledi.Yanlızca bir hafta içinde ,gripten ölenlerin sayısı beşbini buldu,mezar kazıcıları cesetleri bir ayda gömemedi.
Katil gribe eşlik eden karmaşa ve üzüntü,Amerika’nın büyk şehirlerini etkisi altına aldı.Chicago’da gribin çıldırttığı bir ana hastalığın çaresini bulduğunu açıkladı ve çocuklarının boğazını kesti.Katolik rahibeler salgının parçaladığı o kadar çok Bostonlu aile gördülerki,olağandışı olayları alışmışlıkla anlattılar ‘’ Evet,Anne ölmüş,iki odada dört hasta çocuk var,baba kayınvalidesiyle kavga ediyor ve onun kafasına bir sürahi atıyor ‘’
Grip dünyayı dolaştıkça ardında ani ölümlerden oluşan bir iz biraktı.Hindistan,grip yüzünden nüfusunun yüzde 4 ünü kaybetti.Bu Hint ulusunun karşılaştığı en buyuk salgındı.Salgından iki ay sonra  Orta Afrika ya gidenler üç yada dörtyüz aileden oluşan köylülerin ‘ tamamen yok olduğunu ,evlerin gömülmeyen ölülerien üzerine çöktüğünü gördüler.Ölüm oranı Güney denizlerinde yüzde 20 lere,Alaska yerlileri arasında yüzde 8 lere ulaştı.Tahiti de o kadar çok insan öldüki,kamyonlar gece gündü ‘ caddelerde dolanıp sürekli yanan ateşlere cesetler taşıdılar ‘’
Doktorlaron ve hemşirelin hayatta kalanlara şefkat göstermek ve yemek vermek dışında yapabileceği fazla bir şey olmadığından,halk İspanyol kadınının durdurmak için sıradan çarelere başvurdu.Bazı yetkililer toplantı yasağı getirirken,ulaşım işçiler otobüsleri dezenfekte ettiler.Arizona’da küçük bir kasabada el sıkışmak suç kabul edildi.ABD ordusu askerlerini her sabah sirke ve suyla gargara yapmaya zorlado;askerler aralarında yirmi metre mesafe bırakarak  tatbikat yaptılar.Birçok yerde,insanlar sebzelerin gribi yenmesinden medet umdu; kimileri ayak bileklerine hıyar bağladı,kimileriyse ceplerine patatesler koydu.Oregonlu bir anne dört yaşındaki kızını boynuna  kadar soğana gömdü.Daha bilimsel düşünenler,ayakkabılarının içine sülfür koydular.
Gribe karşı en yaygın koruma biçimi beyaz pamuk maskeydi.Bu kısa süre için günümüzün prezervatif dükkanları kadar yaygın hale geldi.Bazı şehirlerde maske bir zorunluluk oldu.Insanların maske takmadığı başlıca yerler evler ve yemek yedikleri sırada lokantalardı.Salgının başlarında maske o kadar çekiciydi ki tedbirli yeni evliler cinsel ilişki sırasında bile başlarına tüy giydiler.Oy verenler sandıklara steril banka soyguncuları gibi gittiler;San Francisco da sorumlu yurttaşlar savaşın sona ermesini kutladılar.Ama Grip modasından bir ay sonra,maske unutuldu.Özgürlük yanlıları ve sigara içenler sonunda bir maske aleyhtarları birliği oluşturduklarında,polis binlerce maske ihlalcesini tutukladı.Maskelerin şehirdeki ölüm oranını düşük tutup tutmadığı hiçbir zaman bilinmeyecektir.Bununla birlikte,maskeler,difeti,kızamık ve boğmaca hastalarında ciddi bir düşüş sağladı.Gribin San Francisco daki vur kaç saldırısında şehir 50 bin grip vakasıyla uğraşmak zorunda kaldı ve 3500 ölü gömdü.
1919 nisanında gelindiğinde ,üçüncü grip dalgası da doruk noktasına ulaşmış ve salgın geçmişti.Bu arada Versaille Antlaşması imzalandı.Bilim insanları,mikrop avcılığı ve virüsleri gözaltında tutacak sistemler için fonlar oluşturulmasını talep ederken,sıradan yurttaşlar salgının verdiği zarar unutuldu.Savaştan sonra yazarlar gribin kısa dramını görmezden geldiler ve tarihçiler onun yarattığı ölümleri es geçtiler.Salgın tarihçisi Alfred Crosby ‘’korku ve merak konusundakş bu eksikliği…insan hafızasının özelliklerinden biri ‘’ olarak niteledi.Ama insanların grip karsısındaki bu ilgisizliği,belkide virüsün,uygarlığın bir parçası haline geldiğini gösteriyordu.Gribin modern kişiliği onu kabul edilebilir,basit bir olay haline getirdi.Çabuk ve kolay ölüm bir XX yüzyıl idealiydi,tanıdık ve hızlı gripte bu beklentiyi gerçekleştirdi.
Grip bir türün yanlızca ABD de 70 bin insanı öldürdüğü 1957 yılına kadar ortalıkta pek görünmedi.1976 da öldürücü salgın gerçekleşmedi ve 1989 da İtalya da ortaya çıkan,potansiyel olarak ölümcül bir tür dünyaya yayılmayı reddetti.Newyork Top Kolejinde araştırmacı olan ,dünyanın önde gelen grip otoritelerinden Edwin Kilborne,1957 salgınından daha kötü ve 1918 salgını kadar korkunç olmayan yeni bir salgın bekliyordu.Gribe eşlik eden parazit bakterilerin çoğunu antibiyotiklere  direnç kazandiği düşünülürse,Kilborne ‘’ 1957 dekinden daha zayıf durumda ‘’ olduğumuzu söylemekte  haklı olduğunu bugun anladık.
Kilborne ve diğer uzmanlar bugunu görmüştü,bir sonraki salgının Çin’deki bir ördek havuzunda başlayacağını söylerken gerçeği görmüşlerdi.Latin Amerika ve Hindistan gibi ülkelerin bu tür bir salgında cok zayıf tibbi organizasyonlara sahip olduklarını ve yakında izlenmeleri gerektiğini hep söylediler.Çin,virüsleri teşvik edecek tarım politikaları izlediği için sıcak bölge olarak kabul ediliyor.Çin’deki bir çok çiftlikte önemli bir Grip virüsü deposu olan ördekler ve yabani su kuşları sağlam bir grup taşıyıcısı olan domuzlarla özgürce oynaşıyor.Ördeklerin,domuzların ve köylülerin yakın ilişkisi,başka türlere sıçraması ve insanların bilmediği bir biçimde yeniden örgütlenmesi için grip virüsüne sonsuz fırsatlar sunuyor.Böylesi,ekoloji gerçekler ışığında ,gribin imkanlarını tüketmediğini gördük
Gene Çinin tarım politikaları ve yeme alışkanlıkları,buna karşın ekonomik olarak dünyaya yayılılmaları sonucu bu yazıyı yazdım sırada dünyada,800.000 vaka ve 39.000 ölü vardı.Bu salgının tek sorumlusu Çin halki ve Çin hükümetidir.Ölen her insanın sorumlusu çin halkının yeme alışkanlıkları ile Çin devletinin belkide buna odaklı organizasyonudur.Bu salgını ve yaralarını kapattıktan sonra,Çin de bu virüsün bir daha çıkmaması ve dünyaya yayılmaması için birşeyler yapmamız gerekmektedir.Bu dünyada beraber yaşıyorsak ,herkes birbirini kollamak zorundadır.Dilerim bu salgın bir an evvel son bulur ve insanlık mutlu günler görür….